Machiavelli • The Prince • The Common Sense of Politics

May 6th, 2012 admin No comments
Facebook'ta Paylaş

Machiavelli yi ne kadar tanıyorsunuz ? O amaçlar için her yol mübahtır diyen kötü biri mi yoksa devletini en yüce değer sayıp ne olursa olsun onun bekasını koruyan bir kahraman mı ? En kötüsü bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaktır , hadi gelin önce bilgi sahibi olalım…

Sümer’e Yolculuk (MUAZZEZ İLMIYE ÇIĞ )

March 24th, 2012 admin No comments
Facebook'ta Paylaş

Muazzez İlmiye Çığ, Dünyanın tanıdığı en büyük sümerelog, onu ve sümerleri yakından tanımak,
günümüzü,inançlarımızı ve davranışlarımızı yeniden derinlemesine düşünmek için bize yepyeni fenerler sağlayacak,
artık bu fenerleri karanlığa tutup aydınlatmak bizlere kalıyor…

Brain Mechanics, The Quantum Potential And The Quran by Ahmed Hulusi

January 14th, 2012 admin No comments
Facebook'ta Paylaş

Ahmed Hulisi den yine farklı bi bakış açısı söylenenler yoruma açık ama…

The Reality behind the Wars..

January 14th, 2012 admin No comments
Facebook'ta Paylaş

The Reality behind the Wars.. Watch short awesome video clip as follow…

Balaban

December 21st, 2011 admin No comments
Facebook'ta Paylaş

BALABAN

O sabah güneş tüm güzelliğiyle kıyıları ıstmaya başlamıştı Kurander Adası’nda.Tüm ada sanki yeniden doğuyordu bütün güzelliğiyle güne eşlik ederek. Balaban’da güneşin doğuşunu seyrediyordu adanın bir ucunda yalnız ama yapayalnız değil. Adanın bu kısmına gelmek ve sorgulamak en sevdiği eylemiydi. Kendisini, adasını, dedesini ve aklına gelen tüm olguları korkusuzca sorguluyordu kendi içinde. Bu adada en sevdiği kişi dedesi Daldalan ve de adanın en güzel kızı olan Güldeste’idi onları düşünüyordu burada ara sıra ve onlara olan sevgisini.
Dedesi adada milli bir kahraman olarak biliniyordu. Adanın dışına çıkan tek kuş o olduğundan yaşayan bir efsaneydi dedesi onun ve adadakilerin gözünde aynı zamanda annesi Gülbeyaz’ı ise hiç görmemişti Balaban, babasını ise çok küçük yaşta kaybetmişti. Onu dedesi büyütmüştü güzel hikayeleriyle beraber.Dedesi bu adanın dışına çıkmış olsa da fazla uzaklaşmamıştı bu çevrelerden yakında bulunan benzer özellikteki takım adalara gitmiş ve geri gelmeyi başarmıştı. Bütün evrenin kendi yaşadıkları küçük adadan ibaret olduğunu sanan bir toplum için, bu küçük başarının bile ne kadar önemli olduğunu biliyordu Balaban.
Balaban dedesi gibi gözü pek , sürekli sorgulayan ve de yeni yerleri keşfetme arzusuyla yanan genç,güçlü yakışıklı bir kuştu. Daha ilk gençlik yıllarında adada Alev Dağı olarak bilinen ve de tüm kuşlar tarafından korkulan, gidilmesinin adadaki kuşları lanetleyeceğine inanılan Alev Dağına gitme isteği doğmuştu içinde. Alev dağının içindeki büyük ve güçlü kuşun onları koruduğu inancı hakimdi adada fakat bu düşünce Balaban’a hakim değildi.
Fakat balabanın içindeki bu his her gün kuvvetleniyordu ,onun oraya gidip bakmamsını ve de Alev dağı nın nasıl bir yer oldugunu öğrenmesi gerektiğini söylüyordu. Balaban bu içinden gelen merak duygusuna direnemeyip bir gün tek başına Ateş Dağı na gider ve orasının aslında hiç de anlatıldığı gibi bir yer olmadığını görür. Fakat bunu adasındaki diğer kuşlara anlatmaya bir türlü cesaret edemez. Çünkü onlar bu durumdan çok mutluydular ve Balaban bu mutluluğa son vermek istememekteydi. Yine de içinde bir yerde bütün her şeyi anlatması gerektiği dürtüsü büyük bir tezat yaratmaktaydı adadaki kuşlara gerçeği anlatmalı mıydı yoksa onları inançlarıyla yalnız mı bırakmalıydı tam olarak karar veremiyordu.
Ve bir gün dedesiyle konuşurken dayanamadı ve Ateş Dağı na gittiğini ve orasının hiç de anlatıldığı gibi bir yer olmadığını söyledi. Ve büyük bir dikkat ve tedirginlikle dedesinin tepkisinin ne olacağını bekledi.Dedesi bir an bekledikten sonra onun beklentisinden çok farklı bir şekilde hafif bir gülümseme ile birlikte Balaban ,cesur Balaban dedi.Ve de devam etti sözlerine hafif gülümseyerek ama aynı zamanda gayet ciddi bir şekilde, sen oraya sadece kendinin mi gittiğini zannediyorsun ? Balaban dedi.
Sana sadece şunu ssöyleyeyim bu adadaki kuşlerın üçte biri en az bir kere gitmiştir Ateş Dağı na. Aslında cesaret oraya gitmek de değil, oraya gittiğini kendine ve başkalarına söyleyebilmek ve bu söylediğine inanabilmektir. dedi dedesi Daldalan ve devam etti sözlerine bu adada hayatı daha mutlu ve anlamlı kılmak için bizim bu tür inançlara ihtiyacımız var, onlar bizim zor anlarımızda tutnacak dallarımız .
Bu konuşma balabanda şok etkisi yarattı çünkü konuşmanın bu şekilde gelişeceğini hiç düşünmemişti ama yine de dedesiyle aynı görüşte değildi o aslında çok daha farklı düşünüyordu ama galiba daha tüm düşüncelerini söyleyebilecek olgunluğa ve cesarete erişememişti.
Karşısındaki dedesi değil de başka biri olsa belki çok daha cesur olabilirdi. Ne de olsa dedesi onun ve adadakilerin çok değer verdiği biriydi ve Balaban da dedesinden çok etkilenmişti, ona di
rekt karşı gelmeyi yanlış buluyor ona büyük bir saygı gösteriyordu. Bununla beraber
içinde bir yerlerde başka güzel adaların da olabileceği, bu adada nasıl kendileri varsa bu koca evrende başka canlıların da olabileceği düşüncesi vardı. Kendi özünde bu duygular ,dürtüler sürekli dans ediyorlardı ve düşüncelerini de etkiliyordu bu dans. Kendi kendine soruyordu düşüncelerim mi duygularımdan etkileniyordu yoksa duygularım mı düşüncelerimden etkileniyordu acaba neydi bu duygu ve düşüncelerin gerçek kaynağı?
Bütün bu sorular bir yanda bir de Güldeste vardı adanın en güzel kuşuydu hiç şüphesiz ona karşı garip ve güzel duygular besliyordu .Onun yanında bir başka güzel uçuyordu, bir başka güzel şarkı söylüyordu ve bir başka güzel atıyordu kalbi. Hani karşılıksız da değildi duyguları, bunu da biliyordu bu da ayrı bir haz veriyordu ona.
O hem bu adaya ait olma hem de bu adaya ait olamama duygularını beraber yaşıyordu ve bu zıt kutuplar kendi içinde büyük fırtınalr yaratıyordu. Çelişkileri, diğer canlılarla olan ilişkileri,merakları, duyguları ve istekleri onu hep farklı yerlere çekiyordu.
Bütün bu düşüncelerinin dışında, Balaban adanın güçlü, yakışıklı ve de saygın gençlerinden biriydi. Bunu dedesinin ve babasının saygınlığı da pekiştiriyordu, ve onu adanın en gözde kuşu yapıyordu. Peşinde bir sürü güzel kuş vardı ama o umut vermeye de umut almaya da kesinilkle karşıydı. Diğer canlılarla ne olursa olsun samimiyetten yanaydı ve rol yapmak onun özüyle hiç uyuşmuyordu.
Her mevsim sıcak olan küçük bir tropikal adaydı Kurander, yalnızca bir kaç ay yağmur yağardı aralıklarla diğer bütün zamanlar güneş var gücüyle bu adaya hizmet ederdi. Balaban da mutluydu bu küçük dünyada dedesi, güldeste ve diğer bütün arkadaşlarıyla beraber. Adada huzur hakimdi, yeteri kadar yiğecek ve içiecek vardı, sadece çiftleşme zamanı bazen kavgalar oluyordu bunlara da anlam veremiyordu zaten Balaban. O hiç böyle bir kavganın içinde yer almadı ama adada kimse kin tutmazdı bu kavgalarda unutulurdu hemen zaten.bütün bunların yanında yalnız kalmak ve yalnız dolaşmakta onun için vazgeçilmez bir duyguydu ve ömür boyu yalnız dolaşabilirim diyordu kendi kendine.
Bir sabah gün doğmadan daha güneşin doğuşunu izlemek için tek başına Ateş Dağının arkasına gitti. Kuşlar bu bölgeye pek gelmezdi. Çünkü onların yedikleri yemişleri barındıran ağaçlar adanın diğer tarafında idi.Burası onun için çok özel bir yerdi, babasıyla beraber ölmeden önce güneşin doğuşunu buradan seyretmişlerdi son kez.
O sabah farklı bir durum söz konusuydu alışık olmadığı bir manzara karşısında belirmişti.
Uzaktan deniz kıyısına baktığında denizin üstünde yüzen büyük balığı gördü. Daha önce birkaç kere daha görmüştü böyle denizin üstünde yüzen balıkları fakat hiç biri adalarına bu kadar yaklaşmamıştı. Kıyıdaise daha önce görmediği garip canlılar küçük bir öbek oluşturmuşlardı.
İçinde bir anda onlara daha yakından bakma isteği oluştu ve o yöne doğru kanatlarını çırpmaya başladı ve bir an dedesinin sözleri aklına geldi hayatta nereye gitmek istiyorsan o yöne bak ve zamanı geldiğinde kanat çırpmaktan asla korkma.
Bir kaç dakika sonra kıyıdaki balığın üstüne korka korka da olsa kondu ama bu balıkta ruh yoktu,o canlılığı hissedememişti. Bu adadaki ölü ağaçlar gibi ağaçlardan yapılmış bir balıktı.
Şimdi sıra kıyıdaki garip canlıların yanına gitmeye gelmişti. Onlardan en küçük olanınn yanına kondu, hepsi birden ona doğru baktı ve birden uzun saçlı olan hızlıca küçük olana doğru koştu ve onu kucakladı onu tüm gücüyle sardı. Bu anda büyük ve güçlü olan ise ortalığı sakinleştiriyordu diğer bir küçük olan ise bana doğru yaklaştı ve garip garip yüzüme baktı bu canlılar gerçekten daha önce gördüklerinden çok farklıydılar.
Sonra büyük ve güçlü olan, Balaban a bir parça yiyecek verdi, daha önce yemediği bir yiğecekti tadı da baya hoştu hani, onu takip etti Balaban, bir parça daha verdi bu canlılar baya iyi yürekli canlılardı anlışalan. Derken üzerine gökten bir şeyler indi tanımlayamadığı karabulut gibi bir şeydi, Ateş Dağının lanetiydi bu aklına ilk bu gelmişti, nefes alabiliyor fakat kanatlarını hareket ettiremiyordu. Güçlü bir şekilde sanırım ilk defa ölümü hissetmişti o an.

Ölümün ne zaman, nereden ve ne şekilde geleceği belli olmaz , ona göre yaşarken her anın kıymetini bil çünkü bir daha o ana geri dönemezsin ve o anın fırsatları da sana geri dönemez. Pişmanlıklardan arınmış bir yaşam için anın ve eylemin kıymetini bil demişti dedesi ona Bir anda bütün bunları nasıl hatırladığına şaşırdı ama korkusu ve tedirginliği azalmamıştı. Sonra güçlü olan onu bir kafese koydu, burada su ve yemek vardı ama o alışık değildi bu şekilde sınırlandırılmaya kendi adasında bile kendini kafeste hissediyordu şimdiki durumunu siz düşünün. Birden sordu yine kendi kendine zaten kafeste olduğumuzu anlamamız için başka bir kafese mi girmemiz gerekliydi illa.
Bütün olanlara rağmen Balaban hayatı irdelemek ve düşünmek için hoş olmasa da iyi bir fırsat bulmuştu.Burada küçük kafesinde ne uçabiliyor , ne gezebiliyor ne de gündelik hayatın sıradan işleri ve alışkanlıkları için zaman harcıyordu. Önüne yiyeceği geliyordu suyu da yaşaması için gereken tüm şartlar sağlanmış gibi gözüküyordu. Bu şekilde kendi yemeyiğini kendi dalından toplamadan, Güldeste ,diğer arkadaşlarıyla tatlı bir rekabet olmadan yaşanabilir miydi acaba. Cevabını hemen bulmuştu bu sorunun, sonra bu soru bile ona çok anlamsız geldi ona ,böyle bir düşünce söz konusu dahi olamazdı. Bu şekilde ne kadar rahat olursa olsun hiçbir canlı özüne aykırı yaşayamaz dedi kendi kendine.
Günler birbiri ardına gelip geçiyordu yeni kafesine alıştığını hissediyordu kafasında şimdilerde farklı düşünceler oluşmaya başlamıştı.Özellikle yalnızlık ve özgürlük üzerine acaba gerçekten yalnızlıktan kurtulunabilir mi ve acaba gerçekten tam anlamıyla özgür olunabilir miydi? O da bilmiyordu cevapları birilerinin bildiğini de sanmıyordu ya ama yine de bulmak istiyordu tüm sorularının cevaplarını.
Sonra ait olma duygusu kaplıyordu yüreğini, Güldeste geliyordu aklına onu düşünüyordu şimdi ondan uzakta daha çok seviyordu onu.
Alışıyordu gerçekten kafesine, ilk günler sessiz sessiz duruyordu kafesinde şimdilerde ise hüzünlü de olsa bir kaç şarkı mırıldanıyordu ara sıra.Yiyecek ve içecek konusunda gerçekten bir problemi yoktu bolca vardı ikisinden de. Hareket de etmediğinden şişmanlamaya bile başlamıştı, bir kaç gram bile onun uçuşu, çevikliği ve estetiği açısından çok önemliydi. Evet önceleri çok önem verdiği bu hususlar şimdilerde çok önemsizdi gözünde.Küçük olanlar ara sıra yanına gelip ona garip hareketler yapıyor ve ilginç sesler çıkartarak ona ilgi gösteriyorlardı bu da aslında onu kafesindeyken mutlu eden tek olumlu gelişmeydi aslında, biraz ilgi ve birilerinin varlığının farkında olması .
Yalnızlık onun için hep iyi bir kaçamak olmuştu. Onun en yakın dostuydu her zaman ama hiçbir zaman bu kadar yalnız kalmamıştı hayatında ve şimdi gerçek yalnızlığı tanımıştı ve acaba yalnız yaşayabilir miyim ömür boyu? Diye soruyordu kendi kendine önceleri bu sorunun cevabı tereddütsüz bir şekilde evetti fakat şimdi sanırım cevap değişmişti onun kafasında.Geçmişe duyduğu özlem hergün artsa da yeni ortamına alışma hızı da aynı oranda artıyordu. Artık kendisine ilgi gösterenlere o da ilgi gösteriyor, değişik şarkılarla karşılık veriyordu onların ilgilerine.
Günler bu şekilde gelip geçerken bir sabah güneşin doğuşundan hemen sonra gözlerini açıp uykusundan uyandığında yepyeni bir dünyayla karşı karşıya kalmıştı denizin üstünde yüzen balıklardan yüzlercesi kıyıya yanaşmıştı, kimileri çok büyük, kimileri nispeten çok daha küçüktü, kıyıda ise o adasındaki güzel sıcak ağaçlardan değil renksiz, soğuk ve biraz da grimsi büyük yapılarla kaplıydı. Bununla beraber kıyıda çok yoğun, telaşlı bir hareketlilik vardı. Herkez bir yerlere koşuşturuyordu bu arada bu garip canlılardan burda çok fazla vardı onları sayamıyordu bile. Büyük bir şaşkınlık hakimdi tüm bedenine ve ruhuna bu varlıklar ve çeşitli mallar bir oraya bir buraya sürekli hareket ediyorlardı.
Derken onu yakalayan büyük adam ona Alaca adını takmıştı Balaban. Balaban a o bir şeyler dedi Alaca fakat anlamadı onu Balaban. Sonra onun kafesini yakalıyıp harekete koyuldu tam bu sırada küçük dostları ağlamaya başlamıştı o daha da şaşırdı olanlara bir anlam veremedi Alaca çocuklar yokmuş gibi davrandı adeta. Şimdi gizemli kayaların arasında yürümeye başlamışlardı beraber çocukları ve denizi özlemeye başlamıştı birden bu alışkanlık ilginç bir duyguydu .
Uzun caddelerden, kalabalık sokaklardan geçtikten sonra, küçük bir kapıdan içeri girdi Alacayla beraber. Burası bu garip şehirde gördüğü en renkli yerdi daha önce gördüğü görmediği yüzlerce canlı vardı burada balıklar, kuşlar, kertenkeleler bunların bazılarını tanıyordu daha önceden. Alaca masada duran kendine benzeyen birinin yanına gitti onunla hararetli hararetli konuşmaya başladı bu arada bir kafes dikkatini çekti bir kuş vardı içinde onun adasındandı bu kuş fakat onu daha önce hiç görmemişti birden inanılmaz bir şekilde heyacanlandı. Bu arada alaca ile diğerinin konuşmaları devam ediyordu derken diğer adam cebinden bir şeyler çıkartı ve Alacaya verdi Alacanın yüzünde bir tebessüm belirmişti. Bu yeni adam Balaban ı aldı kafesten ve onu o gördüğü, onun adasındaki kuşun yanına koydu .Bu arada herkez susumuştu sanki bütün gözler onun üzerindeydi bu ona ilk başlarda bir rahatsızlık verse de kısa sürede alıştı.
Hemen konuşmaya başladı, ne de olsa uzun zamandır kendi cinsinden birisini görmemişti fakat biraz garip davranıyordu bu kız, hiç onun adasındakilerin davranışlarına benzemiyordu onun davranışları. İsminin ne olduğunu sorduğunda isminin olmadığını öğrendi Balaban buna çok şaşırmıştı ve hemen bundan sonra senin adın Güldeniz olsun dedi.
Sonradan öğrendi ki o burada doğmuş, sonra annesini, babasını ve kardeşlerini ondan ayırmışlar başka başka insanlara satmışlardı. O da uzun zamandır yalnızdı daha doğrusu sadece bir kaç hafta beraber olabilmişti yakınlarıyla. Bu yüzden davranışları garipti biraz Güldeniz de sonra kendinden bahsetti ben dedi aslında burada arkadaşlarımla beraber mutluyum. Yiyecek içecek sorunumuz yok, geniş ve ferah bir yuvamız var daha fazla ne olabilir ki .Bütün bunlar Balaban da şok etkisi yaratı ve kendi dünyasından bahsetti biraz ona adası bile küçük geliyordu eskiden ona burada ise Güldeniz e bu küçük kafes bile saray gibi geliyordu. Ona ağaçlardan, kurander adasından bahsetti ,denizin güzelliği güneşin ve mehtabın büyüsünden çok etkilenmişti Güldeniz. Balaban ise böyle bunları bilmemesine çok şaşırmıştı gerçekten birbirinden farklı çok değişik hayatlar vardı bu koca evrende.
Güldeniz nasıl böyle yapayalnız yaşıyabiliyorsun dediğinde Balaban o aynayı gösterdi ve dedi ben tam olarak yalnız değilim bak arkadaşım sen de tanış. Balaban şok üstüne şok yaşıyordu . Daha önce bu kadar net değil ama adadaki gölette de görmüştü kendi yansımasını,ve Güldeniz in bunu gerçek bir kuş sanmasını bir türlü anlamamıştı, canlılar sanal olan bu tür yansımaları nasıl gerçek zannedebiliyorlardı böyle bir şey çok anlamsız geldi ona.ve Güldeniz in yanına gitti, dokundu yavaşça ona sonra hissettin mi dedi şimdi de git o yansımaya dokun dedi Güldeniz de şaşırmıştı. Ve Balaban bir an dedesi gibi konuştu ve gerçeğin yerini böyle nasıl sanal olanın almasına izin veririsin hiçbir aklı başında yaratık gerçekle, ruhu olanla sanal olanı değişmez dedi.
Gerçekten bu konuşmalar Güldeniz i çok etkilemişti bir anda hayata bambaşka pencerelerden bakmaya başlamıştı bunun yanında daha önce hiç hissetmediği duyguları da hissetmeye başlamıştı. Balaban ona dokunduğunda bir de vücüdu elektriklenmişti. Garip bir duyguydu bu da ve Balaban da aynı şekilde etkilenmişti Güldeniz den. Bir anda aklına Güldeste geldi. İkisini birden seviyordu şimdi acaba bu mümkün müydü o bundan önce sevdiğini hep tek olarak düşünmüştü, adada başka kuşlar da vardı ama hiçbirine evet Güldeste den başka hiç birine bu şekilde sevgi göstermemişti. Ama şimdi yaşamıyla beraber duyguları da mı ne değişiyordu acaba kendi kendine tekrardan sordu aynı anda iki kuşa birden aşık olabilir miydi bu iki duygu da aynı derece de olabilir miydi ya da ikisine birden beslediği bu duygunun adı neydi nasıl bir duyguydu bu?
Ve Balaban fazla düşünmeden hayatı bu noktada akışına bırakmaya karar verdi. Bütün bu karmaşık duygular bedenini ve ruhunu ele geçirmişti. Bu birkaç gün onlar için samanlık seyran olmuştu. Birlikte şarkı söylüyorlar, oyunlar oynuyorlardı. Sanki her şeyi unutmuşlardı, kapılmışlardı bir duygu seline gözleri başka hiçbir varlığı görmüyordu birbirlerinden başka. O kadar yakınlaştılar ki bir gece tamamen birbirlerinin oldular.
Ve ertesi gün bu mutluluklarının zirveye çıktığı andan hemen sonra bir adam geldi ve Balabanı satın almaya karara verdi. Balaban tam yeni ortamına alışmıştı ki hayat tekrardan onu farklı oyunlar oynamaya başlamıştı . Yeni sahibi ile beraber tekrar şehrin kalabalık caddelerinden geçerek iyiden iyiye uzaklaşmaya başlamışlardı Güldeniz den.bir ara denizde yüzen balıklar gibi karada yüzen ruhsuz balıklara bindiler ve indiler şehrin kalabalık ve gürültüsüne alışmıştı, hayvan dükkanındayken. Şimdi geldiği yer çok daha tenha ve sessizdi üç beş insan ancak vardı sokaklarda. Yeni sahibi ile beraber daracık yolardan geçerek en sonun da yeni evine geldiler içerde küçük çocuklar onu bekliyordu ve birde büyük biri vardı ararlında bu kişi bu evin hanımı olmalıydı artık insanları tanıyordu.Çocuklar onu gördüğünde çok büyük bir gürültü kopardılar,çılgına dönmüşlerdi,çok sevinmişlerdi böyle bir sahneyi daha önce yaşamış gibiydi o da mutlu oldu biraz artık en ufak olumlu gelişmeden mutlu oluyordu. Bir kaç gün yeni evini ve kafesini gözlemledi. Çocuklar ilk günler ona çok fazla ilgi göstermişlerdi fakat bu hiçte uzun sürmemişti. Ona olan ilgi ve sevgilerini çok çabuk tüketmişlerdi. İlk günler şarkı söylerken şimdilerde sessiz sessiz oturup düşünüyordu. Bu insanları anlaması gerçekten çok zordu onu alan adam her sabah erkenden evden çıkıp akşam geç vakit eve dönüyordu sonra birlikte yemek yiyorlardı aslında her zaman birlikte değildiler ama genelde birlikte olmaya çalışıyorlardı herhalde.ve daha sonra beraber o kutuda ne varsa ona bakıyorlardı saatlerce sessizce ve hareketsizce adeta büyülenmiş gibiydiler..
Sonra yine Kurander adasını düşünmeye başladı bir an orada ne zaman üç beş kuş bir araya gelse asla böyle sessizlik olmaz hep beraber şarkı söylerler, oyunlar oynarlar ve birbirleriyle sürekli iletişim halinde olarak sevgi ve ilgilerini paylaşırlardı gerçekten.. Aklına tekrardan onu buraya getiren adam geldi o bu kutuya saatlerce baktıktan sonra kalkar gider yatardı ve ertesi gün tekrardan kalkıp aynı işleri tekrardı. Çocuklara ise her gün yeni bir oyuncak alınıyordu odanın bir yanı eski oyuncaklarla doluydu aslında hiçbiri daha eskimeye fırsat bulamamıştı. Nispeten diğerlerinden daha büyük olan çocuk her sabah bir yerlere gidiyor fakat o babası gibi geç değil daha erken eve dönüyordu. Fakat her gün eve döndüğünde o da farklı bir kutunun başına geçiyor, konuşmadan ve kardeşleriyle ilgilenmeden öylece tek başına bütün gün oturuyordu. Evin annesi ise ara sıra sesini yükseltiyor ve telaşlı telaşlı evin günlük işleriyle vakit geçiriyordu arada da o kutunun karşısına geçip saatlerce kıpırdamadan ona bakıyordu.
Balabanın içine sinmeyen bir şeyler vardı, bu şekildeki yaşamaya bir anlam veremiyordu, bir yerlerde bir yanlış olduğunu biliyordu fakat söyleyemiyordu.
Yeni evinde epeyce bir zaman geçmişti o buraya da alışmaya başlamıştı. Dışarıda mevsim değişmişti artık güneş alışık olmadı şekilde kendini pek göstermez olmuştu. ne olsa ait olduğu yerde güneş her zaman cömert davranıyordu onlara gerçi evin içersinde sıcaklık ve ortam onun alışık olduğu gibiydi güneşin olmamasına rağmen .
Bir gün evin babası kafesin kapağını açtı elleriyle garip hareketler yaparak Balban a gel git anlamında bir şeyler diyor, uçmaya teşvik ediyordu onu.Bunu yeni öğrenmiş olmalıydı.
Balaban da eline geçen bu fırsatı değerlendirmekte pek geç kalmak istememişti ne olsa çok uzun süredir uçmaya hasret bir şekilde kafesinde öylece pinekliyordu. Hemen uçmaya koyuldu fakat o da ne daha bir metre bile uçamadan hemen konabileceği en yakın yere kondu nefes nefese kalmıştı Balaban, galiba biraz da kilo almıştı. Eski günleri aklına gelmişti saatlerce hiç konmadan duraksamadan uçabiliyordu. Bir kaç denemeden sonra evin içinde uçabilecek hale gelmişti. Ne de olsa uçmak onun doğasında vardı ve bunu istediği sürece hiçbir güç onun doğasını gerçekleştirmesine engelleyemezdi. Çünkü doğasında olanı yaşamayı kişinin kendisinden başka hiçbir güç engelleyemezdi
Artık Balabanı her gün bazen de günde birkaç kere salıyorlar, uçmasına da izin veriyorlardı. Onun için günler uçacağı anı beklemekle geçiyordu artık . İlk seferler her ne kadar kafesine girmek istemese de yoğun bir baskı görünce artık alışmıştı gerçi bu kafese girme alışkanlığı baskıdan mı yoksa nasıl olsa tekrar uçmasına izin vereceklerini bilmesinden mi kaynaklanıyordu bilmiyordu.
Günlük yaptığı bu pratikler uçuşunu eskisi gibi olmasa da baya ilerletmesini sağlamıştı. Artık iyi manevralar yapabiliyor havada hızlanıp, yavaşlayabiliyor istediği yere konabiliyordu. İşte yine günlük uçuşlarını yaptığı bir anda, evin normalde, o dışarıdayken kapalı tutulan pencerelerinden birinin açık olduğunu gördü. Kendi kendine şimdide dışarıda uçmama izin verecekler herhalde dedi ve hiç tereddüt etmeden kendisini dışarıya attı. Şehirde dolaşıyordu şimdi yalnız eski günlerde Ateş dağının arkasına gittiği gibi. Ancak buraları o kadar iyi bilmiyordu ve evinden oldukça da uzaklaşmıştı, yorulmuştu, karnı acıkmaya başlamıştı ve etrafta konabileceği tek tük ağaçlar vardı, yiyebileceği ise hiçbir şey yoktu etrafında. Dolaşmaya devam etti bilmediği bu şehirde birkaç ufak kuşun çöp tenekesinin etrafındaki kırıntıları yediğini gördü fakat tam oraya gitmeye niyetlenmişken bir kedi ansızın çıka geldi ve bütün küçük kuşları dağıttı, oradaki kuşlar da hemencecik kaçıştılar o da kediyi görünce içgüdüsel olarak oraya gitmekten vazgeçti ama tünediği dalda midesi iyiden iyiye kazınmaya başlamıştı kendi kendine eğer gerçekten çaren yoksa üstüne üstlük bir de kaybedecek bir şeyin yoksa sanırım artık cesur olmamak için de bir sebebin kalmıyor dedi ve gözünü iyice karartıp kırıntılara doğru kafayı çevirip hızlıca kanatlarını çırptı.
Birkaç lokma yedi bu kadar yeterliydi ilk sefer için karnı o kadar açtı ki normalde uçup kontrol edip etrafı tekrar geleceğine o yemeye devam etti. Bir lokma bir lokma daha derken kanatlarının birine bir pençe saplandı daha önce hiç böyle bir acı hissetmemişti. Canavar kedi, pis ve açtı acımasızca gözlerinin içine bakıyordu o da kıpırdamadan karşısında duruyordu bir kez daha ölümü tüm gerçekliğiyle hissetmişti. Derken koca kapkara bir kuş bütün gök yüzünü kapladı kediye bir darbe vurdu ki kedi dahil herkez şaşkına dönmüştü kimse böyle bir davranışı beklemiyordu bu beklenmeyen davranış Balaban için iyi bir kaçma fırsatı yaratmıştı. Hemen kanatlarını çırptı ve en yakın dala kondu. Birkaç saniye sonra o büyük kara kuş yanına geldi. Ona benzer kuşları bu şehirde daha önce görmüştü fakat bu kadar büyüğüne hiç rastlamamıştı. Meraba dedi kara kuş benim adım Karayel sen buralarda yenisin ve buralara ait değilsin anlaşılan dedi Karayel büyük bir soğukkanlılıkla.
Balaban tüm başından geçenleri anlattı bir bir Karayel’e. Karayel’de hiçbir şaşırma belirtisi oluşmamıştı hala soğukkanlılığını koruyordu. Ben dedi Balaban tam 172 yaşındayım benim küçük yeni dostum, bu şehir ve insanlar ve senin gibi farklı dostluklar çok şey öğretti bana sana yardımcı olacağım seni Güldeniz in olduğu dükkana götüreceğim ve onu bulmanı sağlayacağım dedi.
Balaban oldukça mutlu olmuştu fakat yarasının sıcaklığı geçmiş ve acısını hissettirmeye başlamıştı neyse ki yanında şimdi güvenebileceği biri vardı güvenin ne kadar önemli olduğunu düşündü ve herkesin gerçekten güvenebileceği birilerine sahip olmasını diledi kendi içinden. Bu arada Karayel gerçekten çok bilge bir kuştu ağzıyla bazı yaprakları öğütüp hamur haline getirdi. Sonra da Balaban a pansuman yaptı, Balaban bir gün sonra uçabilecek hale gelmişti, onu çabuk iyileştirmişti Güldeniz e olan kavuşma isteği.
Hemen yola koyuldular bak dedi Karayel bu insanlar bu evrenin en garip yaratıklarıdır. Eskiden bu şehir bu halinden çok farklıydı şu an yaşanmaz bir hale dönüştü. İnsan kadar doğasına aykırı yaşayan başka bir canlı görmedim ben bu yaşıma kadar.
Dört beş saat sonra dükkanın önüne geldiler fakat eskiden bu şehrin en canlı noktası olan bu dükkanda ses seda yoktu üstelik camlar kırılmış, içersini simsiyah bir sis kaplamıştı ve kötü kokular hala etrafa yayılmaktaydı.Balaban bir anda dona kalmıştı ne hareket ediyor ne de ne yapacağını biliyordu, ağzından bir kelime laf çıkmıyordu.
En yakın ağaca uçtu Karayel o da onu takip etti bilinçsizce bir kaç saniye daha öylece baktılar dükkana Karayelle aniden yan daldaki kuş dikkatlerini çekti. Bu genç kuş Balabanla aynı cinsti onun adasından olmalıydı fakat daha önce onu hiç görmemişti o adasındaki bütün kuşları tanırdı . Hemen yanına gittiler kuşta onları görünce oldukça şaşırdı Balaban muhabbete başlamak için ismini sordu kuş benim adım Balaban dediğinde bizim Balaban bir kez daha inanılmaz bir şaşkınlığa düştü. Kuşa kendi adının da Balaban olduğunu söyledi. Genç Balaban her şeyi anlatmaya başladı üç gün önce dükkanda çıkan büyük ve korkunç yangını bir çok hayvanın zehirlenerek ve yanarak can verdiğini annesinin gözleri önünde zehirlenmesini ve elinden hiçbir şey gelmemesini daha sonra gelen itfaiyecilerin bütün kafesleri boşalttığını bu sayede bazı hayvanların kurtulabildiğini her şeyi anlattı.
Dükkanın tamamen yandığını annesi Güldeniz den başka kimsesi olmadığını bu dükkandan başka gidecek yerinin de olmadığını söyledi. Üç gündür bu dalda aç, susuz dükkana baktığını ekledi ve tekrar annesi Güldeniz den başka kimsesinin olmadığını söyledi ve ben de burada ölmek istiyorum diyerek karamsar bir şekilde sözlerini bitirdi.
Balaban inanılmaz bir şaşkınlık ve ondan çok daha büyük bir acıyı beraber yaşıyordu oğlu yanındaydı sevdiği ise şimdi çok uzaklarda… Bir türlü Balaban a babası olduğunu söyleyemedi niçin söyleyemediğinin cevabını ise hiçbir zaman bulamadı.
Balaban daha sonra Kurander adasından ve oradaki kuşlardan onların hayatlarından bahsetti küçük Balabana bu sırada Karayel tüm soğukkanlılığını koruyordu her zamanki gibi bir ara söze karıştı ve siz kurander adasına aitsiniz ve bir an önce ait olduğunuz yere gitmelisiniz çünkü bu iklim bu şehir sizin doğanıza uygun değil yakında mevsim değişecek ve soğuklar başlayacak acele etmezseniz bu şehirde soğuk ve açlıkla baş edemeyerek hayatınızı kaybedeceksiniz. İşte bu yüzden bir an önce adanıza doğru kanat çırpmaya başlayın..
Karayelin bu sözlerinden sonra Balaban söze karıştı ve dedi Karayel senden son bir isteğim var bizi benim buraya ilk geldiğim limana götür ve orada güneye giden büyük yüzen balıklardan birine bizi yerleştir. Biz ait olduğumuz yere gidiyoruz. Karayel tamam dedi o zaman vakit kaybetmeyelim fakat tam bunları söylerlerken baba ve oğul annelerinin öldüğü dükkana doğru kanat çırptılar aynı anda birbirinden habersiz ve dükkanın içine girdiklerinde yanmış kafesin içinde geçerek kendi tüylerinden bir tanesini kafese bıraktılar ve Karayel e doğru geri döndüler hiçbir zaman soğuk kanlılığını kaybetmeyen Karayel bile bu acıklı sahne karşısında kendisini tutamamıştı ve bir damla yaşın gözünden süzülmesine izin vermişti. Kısa sürede geri dönmüşlerdi onların dala konmalarını beklemeden uçmaya başladı Karayel ve onlarda onu takip ettiler kısa bir süre sonra Balaban burayı hatırlamıştı bu şehre ilk olarak bir kafes içersinde geldiği bu limana, şimdi özgürlüğünü elde etmiş ,bir oğul kazanmış ama bir sevgili kaybetmiş olarak geri dönmüştü, bütün bunlara değer miydi acaba diye düşündü sonra genç Balabana baktı soru cevabını bulmuştu sonra aklına Güldeste geldi acaba onun başına neler gelmişti o nasıldı şimdi.
Balaban bütün bunları düşünürken Karayel işte dedi bak şu en büyük olan gemi o sizi ait olduğunuz coğrafyalara götürür, o gemiye binin ve yolunuz açık olsun dostlarım..
Balaban ve oğlu Karayele çok teşekkür ettiler ve Balaban bir tüy kopardı bedeninden Karayele uzattı Karayel bunun anlamını biliyordu bir günde ikinci kez soğukkanlılığını yitirdi ve gözünden yaşların akmasına izin verdi Balaban da bunun ne anlama geldiğinin biliyordu hiç konuşmadılar. Bir süre birbirlerine baktılar sadece ve Karayel şehre doğru Balaban ve oğlu da gemiye doğru uçtular.
Gemi gerçekten şimdiye kadar gördüklerinin en büyüğü idi Balabanın. o güne kadar böyle bir varlık görmemişti genç balaban ise …Gemi, onlar bir kenara tünedikten hemen sonra, harekete geçti engin sulara doğru hızla ilerlerken Balaban oğluyla her ne kadar oğlu bunu bilmese de garip bir hüzün içersinde Kurander e doğru gitmenin sevincini
yaşıyordu.
Birkaç gün saklandıkları yerden hiç çıkmadılar şimdi hafif hafif geminin çevresinde uçup ara sıra geminin yelken direklerine konuyorlardı. Geminin tayfaları da onların farkına varmıştı, ilk olarak onların nerden çıktıklarına bir anlam veremediler ama Balaban artık insanları tanımıştı, tayfalardan bir kısmı onlara yiyecek bir şeyler veriyordu Balabanda onlara güzel şarkılarla karşılık veriyordu. Şu an için her şey istedikleri gibi gidiyordu. Bir an önce yolculuğun bitip adasına kavuşmanın özlemiyle yanıyordu Balaban bu sırada oğlu genç Balabana dedesinin ve kendinin hatta Karayelin bütün öğretilerini öğretiyordu genç Balabanda çok zekiydi ona ilginç sorularla karşılık veriyor, her söylediğini büyük bir dikkatle dinliyor ve hafızasına alıyordu.
Birkaç gün sonra genç Balaban uyandığında babasını acılar içinde kıvranırken buldu. Daha önce kedi tarafından yaralanan Balabanın yarası tam olarak kapanmadan mikrop kapmıştı ve şimdi bu yara tüm vücudunu sarmıştı aniden ölümünü hissetti Balaban bu sefer gerçekten ölecekti daha öncede hissetmişti ölümün soğuk nefesini ensesinde fakat bu sefer farklıydı ölüm onun içine girmişti artık. Küçük balaban ise ikinci kez ,annesinden sonra yeni tanıdığı aslında tam olarak da tanıyamadığı babası olduğunu bile bilmediği Balabanı kaybetmenin acısını duyuyordu tüm bedeninde ve ruhunda ..Göz göre göre ölüyordu Balaban ve hiçbir şey yapamıyordu elinden bir şey gelmiyordu ve bu acı ölmekten de acı diyordu kendi kendine genç Balaban..
Balaban ölmeden önce yanındaki oğluna oğlum bak dedi ölüm her an her yerden gelebilir bunu asla unutma ve özünü yaşayarak anlamlandır hayatını ölümünü hiçbir zaman unutma senden son olarak kurander adasına gitmeni ve Daldalan dedeni ve Güldesteyi bulmanı istiyorum..Hadi şimdi beni bırak ve kanat çırpmaya başla mutlu geleceğine…

Şubat 2006
İstanbul,
Okan Sertoğlu….

Evreni Tanrı ‘mı yarattı? Stephen Hawking (Curiosity – Did God Create the Universe)

November 19th, 2011 admin No comments
Facebook'ta Paylaş

Haydi sizde cevaplayın, could you give an answer ?

Erich Fromm Barışın Tekniği ve Stratejisi (1. Bölüm)

September 25th, 2011 admin 1 comment
Facebook'ta Paylaş

Değerli takipçilerimiz bu hafta blogumuzda çok önemli bir düşünürü daha ağırlıyoruz okumaktan kendinizi alıkoymayın….

BARIŞIN TEKNİĞİ VE STRATEJİSİ
Çevirenler: AYDIN ARTTAN KAANH.ÖKTEN ARITAN
BARIŞIN TEKNİĞİ VE STRATEJİSİ
Erich Fromm
Türkçe Hakları ©Arıtan Yayınevi 2004
Bu kitabın Türkçe yayın haklan Liepman AG Zürih tarafından Arıtan Yaymevi’ne verilmiştir.

YAYIMCININ SUNUŞU
Ne demokrasi, ne ekonomi, ne hukuk, ne din, ne de ahlâk an­layışlarımız artık bize yeterli gelmiyor. İnsana ters, yanlış, eksik ve yetersiz. Çarpık inançların, yanlış görüşlerin, farklı ve eksik bir insan anlayışının ürünü.
Demokraside hiçbir zaman bireyin iradesi temsil edilmiyor. Çıkarcı bir oyuna alet olmaktan ileri gidemiyor insanlar.(aksini söyleyebilcek olan var mı ???) Ken­dilerini önemli bir kişi kılabilmek için yaptıkları işleri abartıp, yüceltmeyi de pek severler.:) Ve o “eşit idare” adı verilen demok­rasi uğruna, şehit bile olurlar.
Ekonomide siz, istediğiniz ve ihtiyacınız olan şeyleri mi alıp, tükettiğinizi sanıyorsunuz? (işte müthiş bir soru size seçenekler sunuyorlar ve özgürsünüz istediğinizi seçin diyorlar bu nasıl özgürlük bize sunulanın harici bir şey seçebilit miyiz ? hayır hatta eğitim sistemimiz bile ona görew değil mi bir soru sorulur ve cevap şıklardadır onlardan birini seçmek zorundasınızıdır bu şekilde sınırlı suni ve kısıtlı bir havuzdan yapılan seçimler günümüz köleliğinin en çarpıcı ispatıdır…)
Deniliyor ki: “Herkes kendi bireysel çıkar ve menfaatini gözetir ve kollarken, bütünün çıkarına da hizmet eder” ya da “tam rekabet kuralları, firmaları üretim ve fi­yat açısından dengeye sokar, bu da bireyin yararına olur”. Kimi kandırıyorsunuz ya da siz hâlâ bu masallara inanıyor musunuz? İnsanlar artık kullanılmak ve başkalarının çıkarları doğrultusun­da davranmak istemiyorlar.
Descartes’in “düşünüyorum, öyleyse varım” deyişiyle zirve­ye ulaşan bireysel ayrımcılık ve izolasyon süreci, artık tarihsel gelişim içindeki görevini tamamladı ve işlevini bitirdi. İnsanlar şimdi daha değişik ve daha yeni, fakat daha farklı şeylerin özle­mini duyuyor, ihtiyacını hissediyorlar.
İnsanlık artık büyük mekanizmaların oyuncağı olmak, onların gücü altında ezilmek, “bireysel olmak” ve “kişisel özgürlük” aldatmacası ile yalnızlığa ve güçsüzlüğe itilmek, sonra da bir oyuncak ya da kukla haline gelmekten kurtulmak istiyor.
Yine aynı şekilde, birbirine rakip olmak, düşmanca davran­mak, başarı stresi ile birbirini yok etmeye çalışmak istemiyor, rekabet, mücadele ve savaştan bıkmış durumdalar. (bu ne derin anlamsızlıktır rakabet ve başarı stresi ile kendilerini ve birbirlerini yok etmek ….)
Bireysel gücünün aslında yok denecek kadar az olduğunun farkında. Kendi seçimleri ile çoğu kez başkalarının çıkarlarına hizmet ettiğini, kaynakların yanlış, çarpık ve kötü kullanılması­na yol açtığını da biliyor. O halde ne yapmalı, hem kendi gerçek değerini ve gücünü yerli yerine oturtmalı, hem de bütünün (or­tak ürünün) ve insanlığın hayrına nelere ve nasıl kararlar verme­li?
Bir çözüm önerisi, bireyselliğin ve yalnızlığın derinine dal­mak, iyice içe çekilmek ve içsel değerleri farkederek, orada bü­tünselliğin hazzına varmak ve bu güçle, dışa karşı savaşmak ya da karşı koymak. Bu, olabilir.
Ama bizce asıl doğru olan, evrensel bütünsellik gerçeğinin farkına varmak ve o doğrultuda davranıp, o çizgide yaşamak.
Bu çok zor, karmaşık ve bilinmeyen birşey değil. Yüz hatta bin yıllardır, çeşitli dinlerde, felsefelerde, inançlarda dile getiril­miş, bir çok düşünür, din adamı, filozof, evliya ve peygamber-lerce de yaşanarak gösterilmeye çalışılmış, bu “doğru inanç ve doğru yaşam” bilgisi. Ama bu anlayış, geçmişte ve geride kalan bir yaklaşım değildir. Bunun günümüzde daha çağdaş ve deği­şik biçimlerdeki uygulamaları, insanlığın önünü açacak ve onu düzlüğe ulaştıracak tek yol, tek seçenektir.
Nedir evrensel bütünselliğin farkına varmak? Evren aslında, sanki görünmeyen bir takım iplerle birbirine içten içe bağlı bir bütünlüktür. Burada her yapılan şey ve her türlü hareket, siste­min bütünü tarafından algılanır, hissedilir ve ona bir cevap veri­lir. Ama bizler (öyle olması gerektiği için) üç boyut ve beş du­yu ile sınırlı olduğumuzdan, bütün bunların farkına varamayız. Tıpkı yanımızdan ve içimizden gelip, geçen çeşitli elektronik frekansların, ışımaların ve hatta renklerin, seslerin ve mikropların farkına varamadığımız gibi. Ve işte ondan sonra da insanlık serüvenimiz başlar. Başımızı kuma gömer, başlarız yaşamaya.(başımızı kumdan çıkaralım artık, bırakalım başını kuma gömeneler gömdükleri yerde kalsınlar.)
Sanırız ki, yalnız ve tek başınayız. Kimse bizim ne yaptığı­mızı, neleri sakladığımızı, gizlediğimizi bilmiyor ve farketmiyor.
Oysa bir sistem var ve biz bu sistemin içindeyiz, ona bağlı­yız, onunla birlikte varız ve birlikte hareket ediyoruz. Ama in­sanlar bağımsız, özgür ve kendi iradeleriyle davranıyor olmayı pek severler. Bu nedenle de, kendilerini hep böyle avutup, oya­larlar.
Ama biz, bir sistemin içindeyiz. Ondan ayrı ve bağımsız ol­mamız da mümkün değil. Bu gerçeği ve varoluşun bilincine var­mak, aslında bizi çok daha özgür ve huzurlu kılacaktır. İnsanlık artık böyle gelişmiş bir anlayışa ihtiyaç duyuyor ve bu türlü mo­dellere istek gösteriyor.
İşte bu bütünselliği ve taş, toprak, hava, su ve bütün canlılar ile birlikte insanların da birbirlerine bağlı olduğunu (hem aynı bütünün parçaları, hem de birbirine bağlı olmanın bilincini) farketmek, hissetmek ya da kavramak, yeni çağın ilk adımı olacak­tır.
O zaman böyle çarpık toplum modellerine ve yanlış ekono­mik ya da siyasi düzenlemelere gerek kalmayacak. Çünkü bü­tünselliği farketmek, kişiye muhteşem bir sorumluluk ve dev bir görev anlayışı getirmektedir.

Böyle bir durumda kişiye ayrıca ekonomik yaptırımlar uygu­lamaya, toplumsal cezalar vermeye, çeşitli baskı unsurları ile tehdide bir gerek kalmaz. En büyük yargıç onun kendi içindedir zaten. Vicdanı denir onun adına. Karşıdaki farketmeden onu kandırsa bile, vicdanı aldatmak mükkün olmaz. Her yanlışta, sisteme her ters davranışta, başkasının hakkına her el uzattığın­da ya da bir başkasını kırdığında, onu herkesten önce kendi vic­danı yargılar.
Bütünsel gerçekliği kavrayış, bize yepyeni ekonomik, top­lumsal, ahlâkî, sanatsal, bilimsel ve dinsel anlayışlar getirecek. Şimdilerde toplumsal kurumlar, dinler, ahlâki anlayışlar gibi ça­balar ve yaptırımlarla zorlanan inanışlar (ki bunlar, bizi çeşitli biçimlerde o bütünsel anlayış doğrultusunda davranmaya iterler, bu amaç için “yaratılmış” koltuk değnekleri gibidirler), artık tıp­kı yağmurun yağması, rüzgârın esmesi ve güneşin doğması gibi doğal hale geleceklerdir.
Eğer her düşünce, eylem ve hatta istek ve hayallerin bile, sis­temin içinde bir yeri ve etkisi olduğunu bilirsek, sisteme verilen her türlü üretimin, yine o sistemin içinden kişiye geri döneceği­nin (kötülük de, iyilik de dönücüdür) farkındaysak, daha da önemlisi kişinin iyiliğinin, huzurunun, mutluluğunun, gelişimi­nin, özetle herşeyinin bu bütünsel sisteme bağlı olduğunu iyice anlamışsak: Hiç başkasının hakkına el uzatır mıyız? Hiç yalan söyler miyiz? Bir diğeri açken, tok yatabilir miyiz? İçimiz cız et­mez mi? Çünkü önce o da bizim bir parçamız, o da aslında “ben”. Ayrıca onun kötülüğü, bütün sistemin kötülüğü, “ortak ürünümüzün” yetersizliği ve başarısızlığı, yani o kişinin de bun­dan zarar görmesi demek.
Böyle bir durumda, rekabet, çekişme ve düşmanlık en çok kişinin kendisine zarar vermez mi? Yalan, aldatma, kandırma ve
her türlü olumsuzluk sisteme, yani kişiye geri dönmez mi?

Her türlü biriktirme, saklama ve kendinin kılma, hem kişiye bir yük, hem de sisteme bir tıkanıklık anlamına gelmez mi?
Erich Fromm’un yaptığı tesbitler ve düzeltilmesini öngördü­ğü konularda onunla hemfikiriz. Ama Fromm, kendi dönemi ve görevi icabı, çözüm önerilerini belli bir kısıtlama içinde ifade et­mişti. Onun “sosyalist hümanizm” önerisine katılmıyoruz, çün­kü insanı birbirinden ayrı gören ve evreni mekanik bir saat gibi birbirinden ayrı parçaları muntazam bir düzen içinde işleyen bir makina gibi değerlendiren anlayış değişmedikçe, yani insan kendine ve evrene üç boyutlu kısıtlılıkla önü tıkanmış olarak baktıkça, ona hangi sistemi verirseniz verin, beklenen sonucu alamazsınız.
Biz görüşümüzü az önce de belirttik. Çare, bütünsel evren anlayışının kavranmasıdır.
Erich Fromm’un çeşitli makalelerinden derlenen bu kitabın da, Fromm’un diğer kitapları gibi ilginizi çekeceğini sanıyoruz.
Aydın Arıtan
YAZARIN ÖNSÖZÜ
Erich Fromm bu denemelerinde, itaatin insan tabiatı için ne demek olduğunu ve insanî değerlere uygun toplumsal itaatsizli­ğin de her türlü putlaştırılmış kişi ve siyasal ideoloji için ne an­lama geldiğini kesin ve açık olarak belirtmiştir. Onun bu düşün­me tarzı, bugün hâlâ anlamlıdır. İtaat hastalığına karşı onun bu başkaldırısı ve topluca yapılan “saçmalıklar” karşısındaki eleşti­rici tutumu, bundan sonra da temel hedefimiz olmalıdır.
Fromm’un toplumsal ve siyasal olgulara getirdiği psikolojik kavrayış, bir süre için onu Amerikan Sosyalist Partisi’ni destek­lemeye ve barış hareketi içinde ve aynı zamanda silâhsızlanma yönünde atılan adımlarda rol almaya itti. Bu noktada, Fromm itaatsizliğin her tür “ortak mantığa” ve resmi siyasal düşünce şekline karşı ve gerçek itaatin de peygamberlerden miras kalan ve Albert Schvveitzer ile Bertrand Russell gibi kişilerin örnekle­diği sağlıklı ve aklı başında düşünüş biçimi olduğuna inanıyor­du.
Bu ciltteki bütün makaleler daha önce çeşitli kitap ve gazete­lerde yayımlanmıştı, fakat burada ilk kez bir araya geliyorlar. Hepsi, Erich Fromm’un barış ve insanlığın varlığını sürdürmesi yolunda olan tutkusunu ve derinden tasalanışını göstermektedir­ler.
Bu kitabın yayımlanması için yardımcı olan herkese teşekkür etmek istiyorum.
Annis Fromm Locarno, İsviçre 1981

Değerler, Psikoloji ve İnsanın Varoluşu

Bu yazının savı, değerlerin köklerinin insanın varoluş ko­şullarının kendisinde bulunduğudur: Böylelikle de bu koşullara ilişkin (yani “insanlık durumu” hakkındaki) bilgimiz, bizi nesnel geçerliliği olan değerleri yerleştirmeye götürür. Bu geçerlilik yalnızca insanın mevcudiyetine kıyasladır; onun dışında herhan­gi bir değeri yoktur. İnsanın tabiatı nedir, insanın varoluşunun özel koşulları nelerdir ve bu şartlardan kaynaklanan ihtiyaçlar nelerdir?
Hayvanın varoluş niteliği olan doğa ile ilksel bütünlükten in­san kopmuştur. Aynı zamanda hem akıl ve hem de hayal gücü­ne sahip olmakla, yalnızlığının ve ayrılığının, güçsüzlüğünün ve bilgisizliğinin, doğumun ve ölümünün bir tesadüf oluşunun far­kındadır. İçgüdülerce düzenlenen eski bağlanılın yerini doldu­ran (hemcinsleriyle olan) yeni bağlılıklar bulamamış olsaydı, bu yeni varoluşa bir saniye bile dayanamazdı. Bütün fizyolojik ih­tiyaçları tatmin edilmiş olsa bile, yalnızlık ve bireyselleşmiş ol­ma halini, akıl sağlığına kavuşabilmek için kaçmak zorunda ol­duğu bir hapishane olarak hissedecekti. Gerçekten de akıl hasta­sı, herhangi bir tür bütünleşme (birleşme) kurmakta tam bir ba­şarısızlık gösterdiği için hastadır ve parmaklıklı pencerelerin ar­kasında olmasa bile hapistedir. Öteki canlı varlıklarla bütünleş­mek ve onlarla bağlılık içinde olmak, insanın akıl sağlığının ger­çekleşmesi için zaruri bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç, yakın insan iliş­kilerinin hepsini oluşturan bütün olguların, kelimenin en geniş anlamıyla “sevgi” denen bütün tutkularında arkasında yatar.
Bu bütünleşmenin aranması ve başarılması için birkaç yol vardır. İnsan bir kişiye, bir gruba, bir kuruma veya Tanrıya boyun eğerek dünya ile bir olmayı deneyebilir.
Böylece kendi bireysel varlığınının ayrılığını, kendinden da­ha büyük olan bir kişi ya da bir şeyin parçası haline gelerek aşar ve kendi kimliğini teslim olduğu güçle ilişkili olarak yaşayıp, al­gılamaya başlar. Ayrılığı yenmek için bir başka imkân, ters yön­de yatar: İnsan kendini dünya ile, gücünü ona karşı kullanarak, başkalarını kendisinin bir parçası yaparak ve kendi bireysel va­roluşunu hükmetme (egemen olma) yoluyla aşarak bütünleşme­yi deneyebilir.
Boyun eğme ve egemen olmanın ikisinde de ortak olan öğe, bağlılığın simbiyotik yapısıdır. (ne kadar önemli bir nokta boyun eğme ve egemen olma )Söz konusu iki kişi de kişisel bütünlük ve özgürlüklerini kaybetmişlerdir; birbirine bağımlı, birbirinden alarak ve vererek yaşarken, yakınlık ve birleşme ih­tiyaçlarını doyururlar.
Ama yine de özgürlük ve bağımsızlık gerektiren iç kuvvet ve özgüven eksikliğinden muzdariptirler ve bundan da öte, simbi­yotik ilişkilerinden doğması kaçınılmaz olan bilinçli ya da bilinçdışı bir düşmanlık tarafından sürekli tehdit edilmektedirler.
Boyun eğici (mazoşist) ve otoriter (sadist) tutkuların gerçek­leşmesi asla bir tatmin sağlamaz. Bunların kendi kendilerini besleyen bir dinamizmleri vardır ve hiçbir miktardaki itaat ya da despotluk (ya da sahip oluş veya ün) bir kimlik ve bütünleşme bilinci vermeye yetmediği için, sürekli daha fazlası aranır. Bu tutkuların nihai sonucu bozgundur.
Başka türlü olamaz; bir birlik hissi yerleştirmeye çalıştıkları halde, kişinin temel bütünlük hissini yok ederler. Bu tutkulardan herhangi biri tarafından güdülen kişi, başkalarına gerçekten ba­ğımlı hale gelir; kendi bireysel varlığını geliştireceğine, itaat et­tiği ya da egemen olduğu kimselere bağlı kalır.
İnsanın dünya ile birleşme ve aynı zamanda bir kimlik bütünlüğü ve bireysellik (bölünmez varlık) (*) duygusu edinme ihti­yacını karşılayan bir tek tutku vardır ve bu da sevgidir. Sevgi, kişinin kendisi dışında birisi ya da bir şey ile kendi ayrılığını ve bütünlüğünü koruma koşuluna uyarak bütünleşmesidir. Sevgi insanın kendi iç faaliyetinin tümüyle ortaya çıkmasına izin ve­ren bir paylaşma ve bir duygu-düşünce alış-verişi tecrübesidir. Sevginin yaşanması, yanılsamalara olan ihtiyacı ortadan kaldı­rır. Öteki kişinin görüntüsünü ya da kendiminkini şişirmeye hiç gerek yoktur, çünkü etkin bir paylaşma ve sevme eylemi benim bireyselleşmiş varlığımı aşmama ve aynı zamanda kendimi, sev­me eylemini oluşturan etkin güçlerin sahibi olarak hissetmeme izin verir. Önemli olan belli bir sevginin niteliğidir, nesnesi de­ğil. Sevgi, yurttaşlarımızla insanî dayanışma deneyiminde, ka­dınla erkeğin cinsel sevgisinde, annenin çocuğu için duyduğu sevgide ve aynı zamanda insanın kendisine bir insan olarak duy­duğu sevgide, bir de mistik birlik deneyiminde ortaya çıkar. Sevme eyleminde ben herkesle bütünüm, ama yine de ben kendimim; kendine özgü, ayrı, sınırlı, ölümlü bir insanoğlu. Ger­çekten de sevgi, ayrılık ve birlik tezatının kendisinden doğar.
İnsanlık durumunun bir yere ya da birşeye bağlı olma ihtiya­cı ile yakından ilişkili olan bir başka konu da, insanın bir yara­tık olma konumu ve bu edilgin yaratık konumunu aşarak yücel­me ihtiyacıdır. İnsan dünyaya, kendi izni ve isteği olmadan atıl­mıştır. Bu bakımdan hayvanlardan, bitkilerden ve organik ol­mayan maddelerden bir farkı yoktur. Fakat akıl ve hayal gücü ile donatıldığı için, yaratılmış olanın edilgin rolüyle ya da bir fin­candan saçılmış zarların tesadüfsel bir araya gelişiyle yetine­mez. Onu, yaratık rolü ve varoluşunun tesadüfe bağlı ve edilgin oluşunu bir “yaratıcı” olmak suretiyle aşma dürtüsü yönlendirir.
(*) “Birey”in Lâtince kökenli İngilizcesi, “individual”, “bölünmez” demektir ve bu kavramı daha iyi ortaya koymaktadır. (Çev.)
İnsan hayat yaratabilir. Bu, canlı varlıklarla paylaştığı muci­zevî bir niteliktir; şu farkla ki, yaratılmış olmanın ve yaratıcı ol­manın farkında olan yalnız odur. Başka canlı varlıklarla bütün­leşmek ve onlarla bağ kurmak, insan akıl sağlığının bağlı oldu­ğu zarurî bir ihtiyaçtır. Bir çocuk dünyaya getirerek ve bu çocu­ğa kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar büyüyene değin baka­rak, insan, daha doğrusu kadın bir canlı yaratabilir. İnsan, erkek ve kadın (*) tohumlar ekerek, maddî nesneler üreterek, sanat ya­ratarak, fikirler oluşturarak, birbirini severek yaratma eylemin­de bulunurlar. Yaratma eyleminde insan kendisinin yaratık olan yanını aşar, kendini varlığının edilginlik ve raslantısallığmdan öteye, amaçlılık ve özgürlük bölgesine yükseltir. İnsanın aşkınlık (**) ihtiyacında, sevginin köklerinden biri vardır. Aynı za­manda sanatın, dinin ve maddî üretimin temelinde de bu yatar. Yaratmak, etkinlik ve ilgilenmeyi gerektirir. Kişinin yarattı­ğına sevgisini bir ön koşul olarak görür. O halde, eğer sevme ye­teneğinden yoksunsa, insan kendini aşma sorununu nasıl çözer? Bu aşma ihtiyacına verilebilecek bir cevap vardır: “Eğer hayatı yaratamıyorsam, onu tahrip edebilirim. Hayatı yok etmek de onu aşmamı sağlar.” Gerçekten de insanın hayatı yok edebilir olması, onu yaratabilmesi kadar mucize sayılacak bir iştir, çün­kü hayat mucizenin ve açıklanamayanın kendisidir. Yok etme eyleminde insan kendini hayata göre yukarıda görür; kendini bir yaratık olarak aşar. Böylelikle, insan için nihaî seçim, kendini aşma güdüsünün etkisi altında olduğu sürece, yaratmak ya da yok etmek, sevmek ya da nefret etmek olarak ortaya çıkar. (Sevgi ve befrete müthiş bir pencereden müthiş bir bakış açısı ben etkilendim gerçekten:))

(*) Türkçe’deki insan- kadın kelimelerinin karşılığı olan İngilizce man-woman ikilisinde “man” aynı zamanda “adam”, “erkek” anlamına da gelir. Fromm bu­rada bu ikili anlamı kullanıyor. (Çev.)
(**) Anlam ufuğunu aşarak ötesine geçme isteği; “transcendence” karşılığı ola­rak kullanılıyor. (Çev.)
19
Yoketmeye yönelik iradenin insanlık tarihinde gördüğümüz ve za­manımızda, dehşet içinde tanığı olduğumuz (*) inanılmaz gücü­nün de, yaratma güdüsünün nasıl insan tabiatında kökleri varsa, aynı şekilde kökleri vardır. İnsanın sevgi ve sağduyu için temel eğilimlerini geliştirme yeteneğine sahip olduğunu söylemek, in­sanın iyiliğine ilişkin “saf inancı belirtmez. Yıkıcılık, insanın varoluşunda gizli olan ikinci derecede bir güçtür ve her tutku ve hırsın sahip olabileceği şiddet ve güce sahiptir. Fakat işte bu nokta benim tezimin de esas noktasıdır. Onun bu gücü, ancak yaratıcılığın yokluğundaki seçenektir. Yaratma ve yıkıp yoketme, sevgi ve nefret bağımsız varlıkları olan iki ayrı içgüdü de­ğildir. İkisi de aynı aşma ihtiyacının cevaplarıdır ve yok etme isteğinin, ancak yaratma isteği karşılanamayınca ortaya çıkması gerekir. Oysa yaratma ihtiyacının tatmini mutluluğa, yıkmanınkiyse acı çekilmesine (en çok da yıkıcının kendisi tarafından) yol açar.
İnsanın yine varoluş koşullarından kaynaklanan üçüncü bir ihtiyacı, köklere sahip olmaktır. İnsanın insan olarak doğuşu (in­san türü olarak ortaya çıkışı. Çev.) doğal yuvasından sıyrılışının başlaması ve doğal bağlarının kopuşunun başlangıcı anlamına gelir. Ancak bu kopuş özünde korkutucudur; insan doğal kökle­rini yitirirse nerededir ve kimdir? Tek başına, yersiz-yurtsuz ve köksüz kalıverecektir. Bu durumun tecrit edilmişliğine ve onu bir zavallı kılışına da dayanamayacaktır. Akıl sağlığını kaybede­cektir. Doğal köklerle insan, ancak yeni kökler bulana dek yetinebilir ve ancak onları bulduktan sonra, bu dünyada kendini evinde-yurdunda hissedebilir. Bu durumda insanda doğal bağla­rını koparmamak için derin bir özlem ve doğadan, anadan, kan ve topraktan koparılmaya karşı mücadele için şiddetli bir arzu görmek şaşırtıcı olabilir mi?
(*) 1959′da II. Dünya Savaşı’ndan ve Hiroşima’dan sadece 14 yıl sonraki dün­yada. (Çev.)

Doğal bağların en temel olanı çocuğun anasıyla olan bağıdır. Çocuk hayata ana rahminde başlar ve orada, hayvanların büyük çoğunluğunda olduğundan çok daha uzun bir süreyle kalır. Do­ğumdan sonra da çocuk bedensel olarak âcizdir ve tümüyle an­neye bağımlılığı sürer. Bu yardıma muhtaç ve bağımlı oluş sü­resi, herhangi bir hayvanınkine göre çok uzamış bir dönemdir. Hayatın ilk yıllarında çocukla anne arasında tam bir ayrılık mey­dana gelmemiştir. Tüm fizyolojik ihtiyaçların karşılanması, sı­caklığa ve şefkate duyulan hayatî gereklilik anneye bağlıdır; an­nesi onu yalnız doğurmaz, yaşatmaya da devam eder. Annenin bakımı, çocuğun onun için yaptığı hiçbir şeye bağlı değildir; ço­cuğun yerine getirmesi gereken hiçbir yükümlülükle ilgili olma­yıp, koşulsuzdur. Anne çocuğuna bakar, çünkü bu yeni varlık onun çocuğudur. Çocuk hayatının bu geleceği etkileyen ilk yıl­larında annesini adeta bir hayat pınarı olarak, herşeyi saran, ko­ruyan ve besleyen güç olarak idrak eder. Anne besindir; sevgi­dir; sıcaklıktır; yuvadır. Onun tarafından sevilmek, hayatta ol­mak ve kökleri olmak, yuvada bulunmak demektir.
Nasıl ki doğum, rahmin saran koruyuculuğunu terketmek de­mekse, büyümek de annenin koruyucu yörüngesinden ayrılmak anlamına gelir. Ancak yetişkinle çocuk arasında gerçekten de büyük bir fark olmasına rağmen, olgun ve yetişkin kimselerde bile bir zamanlar varolmuş şekliyle bu konuma olan özlem, asla tam olarak dinmez. Yetişkin kişi kendi ayakları üzerinde dur­mak ve kendine, hattâ başkalarına bakmak için gerekenlere sa­hipken, çocuk bunu yapacak durumda değildir. Fakat, hayatın gitgide daha çok zihinleri karıştırdığı, bilgilerimizin bölük-pörçük olduğu, aynca yetişkinlikteki hayatın rastlantılara bağlı bu­lunduğu ve bu arada yaptığımız kaçınılmaz yanlışlıklar göz önü­ne alındığında, yetişkinin konumu çocuğunkinden hiç de sanıldığı kadar farklı değildir. Her yetişkin, yardıma, sıcaklığa ve ko­runmaya birçok bakımdan farklı biçimde, ancak birçok bakım­dan da çocuğun ihtiyaçlarına benzer biçimde, ihtiyaç duyar. Or­talama bir yetişkinde bir zamanlar annesiyle ilişkisinin ona ver­diği güvenliğe ve köklere sahip olmaya derin bir özlem keşfet­mek şaşırtıcı mı? Başka köklülük yolları bulmadıkça, bu şiddet­li özlemden vazgeçemeyeceği belli değil mi? Psikopatolojide (*) annenin herşeyi kapsayan yörüngesini terketmenin kabul edil­memesi olgusu hakkında bol miktarda kanıt bulmaktayız. En aşırı biçimiyle, ana rahmine geri dönmek için şiddetli bir istek görmekteyiz. Bu isteğe kafasını takmış olan kişi, şizofreni tab­losu oluşturabilir. Küçük bir çocuğun en temel işlevlerini bile yapamayan böyle bir kişi, kendini ana karnındaki cenin gibi his­setmekte ve öyle davranmaktadır. Ciddi nevrozların bir çoğun­da aynı ısrarlı isteğe rastlıyoruz. Bunlar kendilerini daha çok rü­yalarda, rahatsızlık belirtilerinde ve (ana rahminde durmak için derinden gelen istek ile normal bir hayatı yaşamaya eğilimli olan kişiliğin yetişkin yanı arasındaki çatışmadan kaynaklanan) nevrotik davranışlarda sergilenen bastırılmış bir istek olarak or­taya koyarlar. Bu istek rüyalarda, karanlık bir mağarada olmak, derin sulara dalmak gibi sembollerde görünür. Böyle bir kişinin davranışında hayattan duyulan korkuyu ve ölüm için duyulan derin hayranlığı buluruz (ölüm, hayallerde ana rahmine ve top­rak anaya dönüştür).(Bu çok öenmli bir cümle ölümün doğuma döngüsünün işareti…)
Anneye saplanıp kalmanın daha az kaygı verici biçimi, kişi­nin kendisine güya doğma izni verdiği, ancak doğumun bir son­raki adımı olan sütten kesilme (anne memesinden ayrılma) adımını atmaktan korktuğu durumlarda gözlenir. Doğumun bu aşa­masında takılı kalmış olan kimseler anne bakımına, ilgilenilmeye ve anne rolünü sürdüren biri tarafından korunmaya derinden gelen bir arzu duyarlar.
(*) Ruh hastalıklarının nedenlerini ve belirtilerini inceleyen uzmanlık dalı (Çev.)

Anne koruması geri çekildiğinde korkan ve güvensiz olan, fakat şefkat dolu bir anne ya da onun yerini tu­tan (gerçek anlamda veya hayalde) bir varlık ortaya çıkınca, iyimserlik ve hareket kazanan, bu nedenle de sürekli bağımlı kimselerdir bunlar.
Yaşamak, sürekli bir doğma sürecidir. Çoğumuzun hayatın­daki trajedi, tümüyle doğamadan ölmemizdir. Öte yandan doğ­mak, yalnız rahimden, kucaktan, elden ve benzerlerinden özgür olmak anlamına gelmez. Aynı zamanda etkin ve yaratıcı olmak için de özgür olmayı ifade eder. Nasıl bebek, göbek bağı kesi­lince kendi başına nefes almalıysa, yetişkin kişi de her doğum anında etkin ve yaratıcı olmalıdır. İnsan ancak tam olarak doğa­bildiği ölçüde, yeni bir köklülük türü bulur. Bu da onun, dünya ile ve oradan uç vererek bütün insanlar ve doğa ile yaratıcı iliş­kisini oluşturur. Doğada ve rahimde edilgin olarak kök bulan in­san, tüm hayatla (fakat bu defa aktif ve yaratıcı olarak) tekrar bir olur.
Dördüncü olarak, insan bir kimlik duygusuna sahip olma ih­tiyacı duyar. İnsan, “ben” diyebilen ve kendisinin ayrı bir öz ol­duğunu ayırdedebilen bir canlı olarak tanımlanabilir. Hayvan, doğanın içerisinde olduğu ve onu aşamadığı için kendi hakkın­da bir idrake sahip değildir ve bu yüzden de bir kimlik duygusu ihtiyacı yoktur. İnsan, doğadan koparılıp atıldığı, aynı zamanda da akıl ve hayal gücüyle donatılmış olduğu için, kendi hakkında bir kavram oluşturma gereği duyar. “Ben, benim” demeye ve bunu hissetmeye ihtiyacı vardır. Ama yaşadığı ve doğayla baş­langıçtaki birliği yitirdiği için, kararlar vermek zorundadır. Ken­disinin ve komşusunun ayrı kişiler olduğunun farkındadır, ama eylemlerinin öznesi olarak kendisini idrak etmek zorundadır. Bağlı olma, köklü olma ve aşarak yükselme ihtiyaçlarında olduğu gibi, bu kimlik bilinci ihtiyacı da o kadar hayatî ve zorlayıcı­dır ki, şöyle veya böyle onu karşılayamazsa, insan “aklı başın­da” kalamaz. İnsanın kimlik bilinci, onu anaya ve doğaya bağ­layan “ilkel bağlantılardan sıyrılma süreci içinde gelişir. Hâlâ kendini annesiyle bir hisseden bebek “ben” diyemediği gibi, bu­na gerek de duymaz. Ancak dış dünyayı kendisinden ayrı ve farklı olarak kavradıktan sonra, kendisinin bağımsız bir varlık olduğu bilincine varır ve kendisini anlatmak için kullanmayı öğ­rendiği en son kelimelerden biridir “ben”.
İnsan ırkının gelişmesinde, insanın kendinin farkında olma derecesi, gruptan ayrışıp sıyrılma ve bireyleşme sürecinin oluş­ma derecesine bağlıdır. Bir ilkel klanın üyesi kimlik bilincini “ben, biz’im” formülüyle ifade edebilir. Çünkü kendini henüz grubundan ayrı bir varlığı olan bir birey olarak kavrayamamak-tadır. Orta Çağ dünyasında, birey feodal hiyerarşi içindeki top­lumsal rolüyle özdeş kılınmıştı. Köylü şans eseri köylü olma­mıştı, feodal bey şans eseri feodal bey değildi. O köylü ya da bey idi ve bu dönüştürülmez durum duyusu, kimlik bilincinin asli bir parçasıydı. Derebeylik sistemi çökünce, bu kimlik bilin­ci sarsıldı ve şu âcil soru ortaya çıktı: “Ben kimim?” ya da daha kesin olarak: “Ben, ben olduğumu nasıl bilebilirim?” Rene Des-cartes’ın felsefî bir üslupla seslendirdiği soru buydu. Kimlik ara­yışını cevaplayarak şöyle demişti: “Şüphe ediyorum, o halde dü­şünüyorum; düşünüyorum, öyleyse varım.” Bu cevap “ben” de­neyimi üzerindeki bütün önemi, düşünme eylemimin öznesine verdi ve ne yazık ki “ben”in duyma ve yaratma eylemlerinde de yaşandığını görmeyi başaramadı.
Batı kültürünün gelişimi, bireyliğin eksiksiz yaşanması için gereken temeli yaratma yönünde oldu. Bireyi siyasal ve ekono­mik bakımdan özgür kılarak, ona kendisi için düşünmeyi öğre­terek ve onu otorite baskısından kurtararak, “ben”i güç ve yeteneklerinin merkezi kıldılar. Onun kendisini bu gücün etkin bir nesnesi olarak hissedeceği ve kendisini bu yolla yaşatacağı ümit edildi. Fakat sadece bir azınlık yeni “ben” yaşantısına ulaştı. Ço­ğunluk için, bireycilik, gerisinde birey kimlik bilinci kazanma başarısızlığının saklandığı, yalancı bir görünüşten öte pek bir şey değildi. Gerçek bir birey kimlik bilinci elde edilemediği için, onun yerine geçecek şeyler arandı ve bulundu. Millet, din, sınıf ve iş, kimlik bilinci sağlamaya hizmet eden faktörler oldu­lar. “Ben bir Amerikalıyım”. “Ben bir Protestanım”. “Ben bir iş adamıyım”. Bunlar başlangıçtaki klan kimliği kaybolduktan sonra ve gerçek bir birey kimlik bilinci kazanılmadan önce, in­sana bir kimlik hissini tatmak için yardım eden formüllerdir. Bu değişik özdeşleşmeler, çağımızın toplumunda çoğu zaman bir­likte kullanılıyor. Bunlar geniş anlamda statü belirlemeleridir ve Avrupa ülkelerinde yapıldığı gibi, eski feodal kalıntılarla har­manlanınca daha verimli olurlar. Feodal mirastan pek bir şeyin kalmadığı ve toplumsal hareketliliği çok fazla olan ABD’de, bu statü tanımlamaları elbette daha kullanışsızdır ve kimlik bilinci gitgide sürüye uyma hissine kaymıştır.
Farklı olmadığımdan, ötekilere benzediğimden ve onlar tara­fından “usule uyan kişi” olarak tanındığım için, kendimi “ben” olarak ayırt edebilirim. “Ben”, Pirandello’nun oyunlarından biri­ne ad olarak seçtiği gibi, “beni istediğin gibiyim” halini almıştır. Böylelikle bireysellik öncesi kimliğinin yerine, kimlik bilincinin hiç sorgulamayan bir “kalabalığın parçası oluş” hissine dayandı­ğı yeni bir sürü kimliği gelişir.
Kimlik bilinci sorunu, çoğu zaman anlaşıldığının aksine sa­dece felsefî bir problem ya da yalnızca zihnimizi ve düşüncele­rimizi ilgilendiren bir sorun değildir. Bir kimlik bilinci hissetme ihtiyacı, insanın varoluş koşulunun kendisinden gelir ve en şid­detli mücadelelerin kaynağıdır. “Ben” bilinci olmadan aklı başında olamayacağıma göre, bu bilinci kazanmak için hemen her şeyi yapmaya sürüklenirim. Toplumsal konum ve uyumculuk için duyulan yoğun hırsın ardında, işte bu ihtiyaç vardır ve ba­zen maddî anlamda hayatta kalma ihtiyacından bile daha güçlü­dür. Sürüden biri olma, topluma itaat etme ve böylece aldatıcı da olsa bir kimlik bilinci kazanma uğruna insanların canlarını teh­likeye atmak, aşklarından vazgeçmek, özgürlüklerini teslim et­mek ve kendi düşüncelerini feda etmek istiyor olmaları, bu ger­çeği apaçık ortaya koyuyor.
İnsanın aklı ve hayal gücü, yalnız kendi kimlik bilincine sa­hip olma ihtiyacına değil, aynı zamanda kendini dünyada zihin­sel olarak yönlendirme ihtiyacına da yol açar. Bu ihtiyaç, haya­tın ilk yıllarında gelişen ve çocuğun kendi başına nesnelere, on­ların ne olduklarını bilerek dokunup, tutabildiği zaman tamam­lanan fiziksel yönelim süreciyle karşılaştırılabilir. Ancak yürü­me ve konuşma yeteneği kazanıldığında, bu yönelime doğru sa­dece ilk adım atılmış olur. İnsan kendini çok sayıda şaşırtıcı ol­gularla çevrili bulur ve bunlara bir anlam vermek ve düşüncele­rinde kullanabileceği bir çerçeveye oturtmak zorunda kalır. Ak­lı geliştikçe, yönelim (yön bulma) sistemi daha yeterli bir duru­ma gelir, yani gerçekliğe daha çok yaklaşır. Ancak insanın bu yönelim çerçevesi tümüyle yanlış kaynaklara bile dayansa, onun anlamlı bir görüntüye olan ihtiyacını karşılar. İnandığı şey bir totem hayvanın kudreti, bir yağmur Tanrısı veya ırkının üstün­lüğü de olsa, yönelim çerçevesi sayesinde onun bu yöndeki ih­tiyacı karşılanmış olur. Elbette elde ettiği dünya görüntüsü, id­rak ve bilgisinin gelişmişliğine bağlıdır. Biyolojik olarak insan türünün beyin kapasitesi binlerce kuşaktan beri değişmediği hal­de, nesnelliğe (yani dünyayı, doğayı, öteki kişileri ve kendini is­tekler ve korkular tarafından bozulmadan, oldukları gibi gör­me/anlama yeteneğine) ulaşmak uzun bir evrim süreci gerektirmiştir.
İnsan bu tarafsızlığı ne kadar geliştirirse, o oranda ger­çeklikle ilişkidedir. Ne kadar olgunlaşırsa, uyum sağlayabildiği dünyasını o kadar iyi yaratabilir. Düşüncesi yardımıyla çevre­sinde istediği yönde değişiklik yapma (manipulasyon) yetisi olan zekânın tersine, akıl, düşünce yardımıyla dünyayı kavrama yetisidir. Akıl, insanın hakikate varma aracı, zekâ ise, insanın dünyayla daha başarılı bir biçimde “oynama” aracıdır; ilki özün­de insana hastır, ikincisi ise, insanın hayvan yanına da aittir.
Akıl, gelişmesi için kullanılması gereken bir yetidir ve bö­lünmezdir. Bundan kastım, nesnellikle ilgili yetinin doğayla il­gili bilgiye dayanmasının yanısıra, insan, toplum ve kişinin ken­disi hakkındaki bilgilere de dayanıyor olmasıdır. Eğer insan ha­yatın bir bölümüne ilişkin yanılsamalar içinde yaşarsa, akıl ka­pasitesi sınırlanmış ya da zarar görmüş olur ve böylece, tüm öte­ki bölümlere göre aklın yararlı kullanımı sınırlanmış ölür. Bu açıdan bakıldığında akıl, sevgi gibidir. Nasıl ki sevgi bütün he­deflere açık bir yönelimse ve tek hedefle sınırlanmayla bağdaşa-mazsa, akıl da, insanın karşılaştığı tüm varlıkları kucaklaması gereken insanî bir özelliktir.
Bir yönelim çerçevesi ihtiyacı iki düzeyde mevcuttur; ilk ve daha temel olan ihtiyaç, herhangi bir yönelim çerçevesine (yani, davranışların ona göre ayarlandığı düşünsel bir sisteme) sahip olmaktır; bunun doğru ya da yanlış olması farketmez. İnsanın böyle öznel olarak tatmin edici bir yönelim çerçevesi olmadığı takdirde, aklı başında yaşayamaz. İkinci düzeydeki ihtiyaç, akıl yoluyla gerçeklikle yani, dış dünya ile ilişki içinde olmak ve dünyayı nesnel (tarafsız) olarak kavramaktır. Fakat aklım geliş­tirme ihtiyacı, bir yönelim çerçevesi oluşturmak ihtiyacı kadar acil değildir. Bir hareket ne kadar mantıksız veya ahlâksızca olursa olsun, insanda ona bahane bulmak, başka bir deyişle, kendine ve başkalarına, bu hareketin akıldan, sağduyudan ya da en azından geleneksel ahlâktan kaynaklandığını kanıtlamak için başa çıkılamayan bir dürtü vardır. Mantıksız hareket etmekte pek güçlük çekmez, fakat hareketine mantıklı bir güdü görüntü­sü vermek istemesi bundan çok daha zordur.

Eğer insan, bedeni olmayan bir zekâdan ibaret olsaydı, gaye­sine geniş kapsamlı bir düşünce sistemi ile varabilirdi. Fakat bir zihnin yanı sıra, bir de bedeni olan bir varlık olduğu için, varo­luşunun ikilemine yalnız düşüncesi ile değil, aynı zamanda ya­şama sürecinin tamamında duyguları ve hareketleriyle de bir tepki göstermek durumundadır. Böylece her türlü tatmin edici yönelim sistemi, yalnız zihinsel öğeleri değil, aynı zamanda bağlanılan varlıkla olan ilişkide ifade edilen duygu ve algı öğe­lerini de içerir.
İnsanın bir yönelim sistemine ve bağlanacak (kendini adaya­cak, kulluk edecek) bir amaç varlığa olan ihtiyacına verilen ce­vaplar, hem içerik, hem de şekil olarak büyük ölçüde farklılık gösterirler. Doğal varlıklar veya atalarının insanın anlam arayı­şına getirdikleri cevapları temsil eden animizm ve totemcilik gi­bi ilkel sistemlerin yanısıra, Buddhizm gibi, özgün biçimlerinde Tanrı kavramı olmadığı halde çoğunlukla din olarak adlandırı­lan Tanrıcı olmayan sistemler vardır. Ayrıca Stoacılık gibi ka­tıksız felsefî akımlar ve insanın Tanrı kavramına ilişkin anlam arayışına cevap veren Tektanrıcı dinler de bulunmaktadır.
Fakat içerikleri ne olursa olsun, hepsi insanın sadece bir dü­şünce sistemine değil, aynı zamanda varoluşuna ve dünyadaki durumuna anlam veren bağlanacak bir amaca (kendini adayaca­ğı bir varlığa) olan ihtiyacına da cevap verirler. Ancak çeşitli din kalıplannın çözümlenmesi sonucunda, hangi cevapların daha iyi ve hangi çözümlerin insanın anlam ve bağlılık arayışı için daha kötü olduğunu görebiliriz. Buradaki, “daha iyi” ve “daha kötü” kavramları, insanın yaradılışı ve gelişimi açısından değerlendirilmelidir.

İnsanın çeşitli ihtiyaçlarını, onun varoluş koşullarından kay­naklanıp, kaynaklanmaması açısından tartışırken, insanın akıl sağlığını koruyabilmesi için bunların şu veya bu biçimde tatmin edilmesi gerektiğini belirtmeye çalışmıştım. İşte bu ihtiyaçların karşılanması için birkaç değişik yol vardır. Bu yollar arasındaki temel fark, insanın gelişmesi için uygun oluşları arasındaki fark­tır. Bağlılık (ilişkili olma) ihtiyacı, boyun eğerek veya egemen olarak giderilebilir; ancak bu eğilim ya da ihtiyaç da sevgiyle yapılırsa, bu arada bir başka insanî ihtiyaç karşılanmış olur: Ba­ğımsızlık ve benliğin bütünlüğü. Aşarak yücelme ihtiyacı ya ya­ratıcılık ya da yıkıcılık yoluyla tatmin edilebilir. Ama yalnızca yaratıcılık sevinç ve coşkuya izin verirken, yıkıcılık hem kişinin kendisi, hem de başkaları için acıya sebep olur. Köklü olma (köklere sahip olma) ihtiyacı, geriye dönerek (anaya duyulan marazi bağlılık yoluyla) ya da ileriye dönük, taze bir dayanışma ve birlik sağlanarak karşılanabilir. Burada da yalnız ikinci du­rumda, kişilik ve bütünlük korunmaktadır. Bir yönelim çerçeve­si mantıklı ya da mantıksız olabilir; ancak sadece mantıklı ola­nı, bütün kişiliğin büyümesi ve gelişmesi için bir temel teşkil eder. Son olarak kimlik bilinci, doğa ve klan ile olan ilkel bağ­lar ya da bir gruba uyum üzerinde veya kişinin eksiksiz ve yara­tıcı gelişimi üzerinde temellendirilebilir. Yine, yalnız ikinci şık, insana haz ve güçlülük duyguları verir.
Değişik cevaplar arasındaki fark, akıl sağlığı ile akıl hastalı­ğı, acı ile sevinç, durgunluk ile büyüme, hayat ile ölüm ve iyi ile kötü arasındaki farktır. İyi olarak nitelendirilebilen bütün cevap­ların ortak noktası, hayatın “sürekli doğma ve büyüme” olan te­mel yapısı ile tutarlı oluşlarıdır. Kötü olarak nitelendirilebilen bütün cevapların ortak noktası ise, hayatın yapısı ile çelişmele­ri, durgunluğa ve sonunda da ölüme yol açmalarıdır. Gerçektende doğduğu anda hayat insana bir soru sorar, bu insanın varolu­şunun sorusudur. Kişi bu sorunun cevabını hayatının her anında verebilmelidir. Ve bu cevabı o vermelidir. Zihni ya da bedeni değil, yalnızca o, gerçek bir kişi olarak, ayakları, elleri, gözleri, midesi, zihni, duygusu, hayalî ve gerçek benliği ile. Varoluş so­rusuna verilebilecek sınırlı sayıda cevap vardır. Bunları, din ta­rihinde en ilkelinden, en gelişmişine kadar bulabiliriz. Burada aynı zamanda tam akıl sağlığından, en derin psikoza kadar çeşit­li karakter biçimlerine de rastlarız.
Yukarıdaki yorumlarımda bu çeşitli yaklaşımların ana hatla­rını vermeye çalıştım ve bunu yaparken, her bireyin kendi için­de tüm insanlığı ve onun evrimini temsil ettiğini ima ettim. Öy­le kimseler görürüz ki, insanlık tarihinin en ilkel düzeyini tem­sil ederler ve yine öylelerini görürürüz ki, insanlığın bundan binlerce yıl sonraki halini simgeler gibidirler.
Hayata verilen cevaplarından, insanın varoluş gerçeğiyle uyum içinde olanlarının akıl sağlığı için iyi olduğunu söyledim. Ne var ki, akıl sağlığı denince çoğu zaman anlaşılan, olumludan çok olumsuzdur; mutluluğun oluşundan çok, hastalığın olmayı­şı gibi. Aslına bakarsanız, mutluluk ve iyi olma halinin nelerden meydana geldiği hakkında bile psikiyatri ve psikoloji literatü­ründe çok az inceleme bulunmaktadır.
Ben iyi olmayı, yaratıcı olma, (olan bitenin) farkında olma ve cevap verme yeteneği olarak, ayrıca bağımsız ve tam anlamıyla aktif ve bu sayede dünya ile tek vücut olmak diye tanımlardım. “Sahip olmak”la değil, “olmak”la ilgilenmek; yaşama eyleminin kendisinden coşku duymak ve yaratıcı biçimde yaşamayı haya­tın tek anlamı kabul etmek. İyilik (mutluluk) bir kişinin kafasın­daki bir varsayım değildir. O daha çok insanın tüm bedeninde, yürümesinde, konuşmasında ve kaslarının gerginlik derecesinde ifade bulan bir dışa vurumdur.

Bu amaca varmak isteyen ya da tam bir insana ulaşmak arzu­sunu taşıyan kişi, çağdaş kültürün pek çok temel eğilimlerine karşı gelmek zorundadır. Burada bunlardan sadece ikisine kısa­ca değinmek istiyorum. Bunlardan biri, Freud’dan Descartes’a kadar etkili olan zihin ile duygunun ayrılması düşüncesidir. Bü­tün bu gelişim boyunca (elbette bazı istisnalar vardır) kabul edi­len varsayıma göre, zihin mantıklı, duygularsa yaratılışları gere­ği olarak mantıksızdırlar. Freud bu düşünceyi çok açık biçimde ortaya koymuş ve sevginin yapısı gereği nevrotik, çocuksu ve mantıksız olduğunu söylemiştir. Aslında onun amacı, mantıksız duygularına akıl yoluyla egemen olması için insana yardım et­mekti; ya da kendi kullandığı kelimelerle: “Alt Ben’in (İd’in) da­ha önce olduğu yerde, Ego (gerçekçi Ben) olmalıdır.” Ancak, duygu ve düşüncenin bölünerek ayrılması kuralı, insan varolu­şunun gerçekliğine denk düşmez, ayrıca insanın gelişmesine en­gel olur. Bu bölünme düşüncesinden kurtulamadığımız ve insa­na başlangıçta sahip olduğu bütünlüğü geri veremediğimiz süre­ce, başarılı olmak mümkün değildir. Duyguyla düşünce, beden­le zihin arasındaki kopmanın sadece kendi düşüncemizde oldu­ğunu ve insanın temel gerçekliğiyle bir ilgisi bulunmadığını far-kedemediğimiz zaman, ne insanı tam olarak anlayabiliriz, ne de iyi ve mutlu olma amacımıza ulaşabiliriz.
Günümüz toplumunun ruhunda derin kökleri olan ve bu ne­denle de insan mutluluğunun gerçekleşmesini engelleyen ger­çek, insanın yüce konumundan aşağılara indirilmesidir. Ondokuzuncu yüzyıl “Tanrı öldü” demişti; yirminci yüzyıl ise, “insan öldü” demeliydi. Araçlar amaçlara dönüştürüldü, nesnelerin üre­timi ve tüketimi yaşamanın gayesi oldu ve yaşama eylemi, bun­ların emrine verildi. İnsanlar gibi davranan nesneler ve nesneler gibi davranan insanlar üretir olduk. İnsan kendini bir nesneye dönüştürüp, kendi elleriyle ürettiği şeylere tapmaya başladı;kendisine yabancılaştı ve Tanrı’nın adını kullanıyor olsa bile, puta tapıcılığa geri döndü. Emerson çok zaman önce “nesnelerin âdeta bir binici gibi eyere oturup, insanlığı güttükleri”ni gör­müştü. Bugün bunu pek çoğumuz görüyoruz. İyi ve mutlu ol­mak, yalnızca tek bir koşul altında mümkün olabilir: İnsanı yine eğere (yani, süvari konumuna) oturtmakla.

Alan Watts (Bertrand Russell Interview)

August 21st, 2011 admin No comments
Facebook'ta Paylaş

20. yüzyılın en büyük filozoflarından olan Bertrand Russell ın, görüşlerine bu bölümde yer vereceğiz, Tübitak
yayınlarının ülkemize kadandırdığı en öenmli eserlerden biri olan Sorgulayan Denemeleri herkeze tavsiye ederiz,
Kitabı okumayanlar bu bölümümüzü takip ederlerse okumuş kadar olurlar:) belki de fazlası olurlar:):)

İnsanlarla öteki hayvanlar arasında kimi ansal, kimi duygusal çeşitli ayrılıklar vardır.
Duygusal ayrılıkların belli başlılarından biri, insanların güçlü isteklerinden bazılarının,
hayvanlarda kinin tersine, esas itibariyle sınırsız ve doyurulmak olanağından yoksun bulunuşudur.
Boa yılanı yiyeceğini yedikten sonra, tekrar acıkıncaya kadar uyur; eğer öteki hayvanlar aynı şeyi
yapmıyorlarsa bu, ya yiyeceklerinin yetmediğinden, ya da düşmandan korkmalarındandır.
Birkaçı dışında, hayvanların eylemleri sağ kalma ve çoğalma gereksinmesine, bu iki temel gereksinmeye
dayanır; hayvanların eylemleri, bu iyi gereksinmenin zorunlu kıldığı
eylemler dışına çıkmaz.

İnsanlar için durum başkadır. Gerçi insan soyunun büyük bir bölümü vazgeçilmez gereksinmelerini karşılamak
için, daha başka amaçlara harcayacak enerjileri kalmayacak kadar çok
çalışmak zorundadır
; (Bu tesbiti tekrar tekrar yazmadan yapamayacağım insan soyunun büyük bir bölümü vazgeçilmez
gereksinimlerini karşılamak için, daha başka amaçlara harcayacak enerjileri kalmayacak kadar çok çalışmak zorundalar. Bizde tema başkanı gibi 20 sene aynı hırkayı giysek bu kadar çok tüketmesek bunun yerine 6 – 9 hafta da 6 gün köle gibi çalışmayıp 3 gün günde 4-5 saat çalışp geri kalan zamanımızı özümüzü gerçekleştirmek için harcasak olur mu ??? OLLLMAZZZZ .)

ne var ki, geçimlerini sağlama bağlamış olanlar, eylemlerden geri kalmazlar.
Xerxes Atina seferine çıktığı zaman, besin yönünden de, üst baş yönünden de, kadın yönünden de hiçbir eksiği yoktu.
Trinity Koleji’ne öğretim üyesi
seçildiği andan itibaren. Newton’ın maddi rahatı sağlama bağlanmış
bulunuyordu, ama Newton da Principia’sını, maddi rahatı sağlama aldıktan
sonra yazdı. St. Francis ile İgnatius Loyola, tarikatını kurarlarken,
gereksinmeleri gidermek zorunluluğuyla hareket etmemişlerdi. Bunların
hepsinde sivrilmiş kişilerdi, ama aynı belirgin nitelikler, son derece
tembel pek az insan dışında, herkeste görülebilir. Kocasının iş
alanındaki başarısından emin olan ve çalışmak zorunda kalma korkusu
bulunmayan Bayan A. zatürreye yakalanma tehlikesini çok daha ucuz bir
yoldan önleyeceği halde, Bayan B’den daha iyi giyinmek ister. Eğer Bayan
A’nın kocası bir soyluluk sanına kavuşur ya da parlementoya seçilirse,
karı-koca ikisi de sevinirler buna. Kuruntularda hayal edilen zaferlere
sınır yoktur, bu hayallere olabilir gözüyle bakıldı mı da,
gerçekleşmeleri için çaba harcanır. Hayal gücü, temel gereksinmeleri
doyurulmuş insanoğullarını, dur durak bilmeyen çabalara zorla yönelten
bir üvendiredir. Pek çoğumuz yaşamımızda nadiren şöyle diyebilmişizdir:
şimdi ölecek olsaydım eğer, bu benim en mutlu anım olurdu, zira korkarım
ki, ruhum alabildiğine doymuştur ve korkarım ki, bilinmeyen bir
akıbette böyle bir doymuşluğun yerini alacak huzur bulunmayacaktır.

Pek ender olan tam mutluluk anlarımızda
da, doymuşluğun sürekli olmadığını bildiğimiz için, Othello gibi ölümü
istememiz doğaldır. Sürekli mutluluğu sağlayacak şey, insanoğlu için
olanaksızdır: Yalnız Tanrı’dır tam mutluluğa erişen, zira ‘saltanat ve
iktidar ve şan ve şeref’ O’nundur. Yeryüzündeki saltanatlar, başka
saltanatlarla sınırlıdır; yeryüzündeki iktidarı ölüm kısa keser;
piramitler de diksek, ‘ölümsüz şiire bağlı’da olsak, yeryüzündeki şan ve
şeref, yüzyılların geçişiyle söner. İktidarı az olanlara, şan ve şerefi
az olanlara, biraz daha fazlası yetecekmiş gibi gelir, ama böyle
sananlar yanılmış olurlar: İstekler doymak bilmezdir, sınırsızdır ve
onlar ancak Tanrı’nın sonsuzluğuyla yatıştırılabilir.

Varolmak ve çoğalmak hayvanlara yettiği halde, insanoğlu yayılmak ister ve
insanoğlunun bu konudaki istekleri sadece hayal gücünün olanaklarıyla
sınırlıdır. Her insan, eğer elinden gelse, Tanrı gibi olmak ister;

pek az rastlanan bazı insanlar vardır ki, bunun olanaksızlığını kolay kolay
kabul edemezler. Bunlar, Milton’un Şeytan’ıyla aynı hamurdan yoğurulmuş,
tıpkı Milton’un Şeytan’ı gibi, soylulukla nisanlığı kendilerinde
birleştirmiş kişilerdir. ‘İnsansızlık’la, dinsel inançlara dayanan şeyi
söylemek istemiyorum: Birey olarak insan iktidarının sınırlarının kabul
edilmeyişini anlatmak istiyorum. Soylulukla insansızlığın meydana
getirdiği bu karışım, özellikle büyük fatihlerde belirgin olarak
görülür, ama yine de bunun bir kırıntısı da her insanda vardır.

Toplumsal işbirliğini zorlaştıran da
budur, zira her birimiz bu işbirliğini, içinde kendimize Tanrı yerini
verdiğimiz, Tanrı ve Tanrı’ya tapanlar arasındaki işbirliği biçiminde
anlamak isteriz. İşte, zaman zaman dalgalanmalara, kan dökülmesine yol
açan rekabet hırsı, canı ve şerefi tehlikeye atarak başkalarını yönetmek
gereksinmesi, başkaldırma dürtüsü bundan ileri gelir. Bireyin anarşi
yolundan kendini zorla kabul ettirmesini önleyecek törel kuralların
gerekliliği de yine bundan doğar. İnsanoğlunun sınır tanımayan
isteklerinin en belli başlıları, iktidar ve şan kazanma istekleridir.
Bunları her ne kadar yakın akraba iseler de, aynı şey değillerdir:
Başbakan’ın şanından çok iktidarı, Kralın ise iktidarında çok şanı
vardır. Bununla birlikte bir kural olarak, şan kazanmanın en kolay yolu
iktidar kazanmaktır; bu özellikle, kamuyu ilgilendiren olaylarda eylemli
rol oynayan kişiler için böyledir. Bundan ötürü, şan kazanma isteği de
çoğunlukla, iktidar sahibi olma isteğinin doğurduğu davranışların aynını
doğurur ve bu iki güdüye uygulama alanında hemen hemen hep özdeş
gözüyle bakılır. Özel iktisadi çıkarın toplumbilimde temel güdü olarak
kabul edilebileceğini ileri süren yerleşmiş fikirlere bağlı
iktisatçılarla, bu konuda onların görüşünü paylaşan Marx yanılmışlardır.
Mal hırsı, iktidar ve şan hırsında ayrıldığı zaman, sınırlıdır; geçimi
sağlayacak insaflıca bir parayla doyurulabilir. Gerçekten de pahalıya
doyurulabilecek güçlü istekleri bize veren şey ise, maddi rahatlığa
kavuşma isteği değildir.

Bozulma dolayısıyla köle haline
getirilmiş bir yasama organı, ya da uzmanlar tarafından seçilen eski
şaheserler tarafında meydana getirilmiş özel bir resim galerisi gibi
şeyler, içinde rahat rahat oturulacak bir yer sağlamak için değil,
iktidar ve şan elde etmek için istenir.
(ne de güzel tespitler bunlar ne de güzel)

Akla yakın ölçüde bir rahat,
sağlama bağlandı mı, bireyler de, toplumlar da servetten çok iktidar
peşinde koşarlar: İktidar sağlamak için servet sahibi olmak ya da
iktidarını artırmak amacıyla servetini artırmak isteyebilirler, ama her
iki halde de bunların temel güdüleri iktisadi değildir. Yerleşmiş
görüşlere bağlı iktisatla, marksist iktisadın düştüğü bu yanılgı sadece
kurumsal olmayıp, uygulama alanında da çok daha büyük önem taşımaktadır
ve son zamanlarda bazı belli başlı olayların yanlış anlaşılmasına yol
açmıştır. Ancak, toplumsal sorunlarda önemli rol oynayan eylemlerin
nedeninin iktidar aşkı olduğunu anlamak yoluyla Eski ya da Yakınçağ
tarihi üzerine, doğru bir yorumda bulunulabilir. Fizikte nasıl enerji
temel kavramsa, aynı şekilde sosyolojide de iktidar’ın temel kavram
olduğunu kanıtlamaya çalışacağım. Enerji nasıl çeşitli biçimler
alıyorsa, iktidarın da aynı şekilde, servet, silah gücü, sivil makamlar,
düşünceye söz geçirme gibi biçimleri vardır. Bunların hiçbiri ötekine
üstün sayılmayacağı gibi, bu biçimlerin hiçbiri ötekilerinde türetmiş
değildir.İktidarın bir biçimi, diyelim serveti ,
ötekilerden ayrı olarak incelemeye kalkışmak ancak yarım bir başarı
sağlar, tıpkı enerjinin bir biçimini, öteki biçimleri de dikkate almadan
incelemeye çalışmanın belirli noktalarda yetersiz kalacağı gibi. Servet
nasıl askeri iktidarın ya da düşünce üzerine etki kurmanın sonucu
olabilirse, aynı şekilde askeri iktidar ve düşünce üzerinde etki
kurabilme de servetin sonucu olabilir. Toplumsal dinamiğin yasaları,
iktidarın şu ya da bu biçim içinde değil, sadece iktidar içinde
anlatılabilecek yasalardır. Eski zamanlarda askeri iktidar, iktidarın
öteki biçimlerinde ayrı durumdaydı, bunun bir sonucu olarak da zaferler
ya da yenilgiler kumandanların rastgele niteliklerine bağlı görünüyordu.
Zamanımızda ise, iktisadi iktidar, bütün öteki iktidarlar biçimlerinin
kaynağı olarak ele alınmaktadır; bu da bence, tarihi tamamıyla askeri
yönden ele alan ve bundan ötürü modası geçen tarihçilerinki kadar büyük
bir yanlıştır. Propagandaya iktidarın temel biçimi gözüyle bakanlar da
vardır. Bu hiçte yeni bir görüş değildir; “gerçek yücedir ve sonunda
egemen olacaktır (Lat. özdeyiş.) ya da “şehitlerin kanı kilise’nin
ektiği tohumdur”, diyen eski özdeyişlerde bunu görüyoruz. Bu görüşte de,
askeri ya da iktisadi görüşteki kadar gerçek ve yanılma payı vardır.
Propaganda, yüzde yüze yakın ortak bir görüş yaratabilse, karşı konulmaz
bir iktidar doğurabilir; öte yandan, askeri ya da iktisadi kontrolü
elinde bulunduranlar, isterlerse, bunu propaganda amacıyla
kullanabilirler.
Konumuzla fizik arasında analoji kurmayı
sürdürelim. İktidar da enerji gibi, sürekli olarak bir biçimden bir
başka biçime geçmektedir ve vu biçim değiştirmelerin yasalarını aramakta
sosyolojiye düşer. İktidarın herhangi bir biçimini, hele günümüzde çok
yapılageldiği gibi, özellikle iktisadi biçimini ötekilerden ayırmaya
çalışmak, uygulama alanında büyük önem taşıyan yanlışlar doğmuştur, hala
da doğurmaktadır. İktidar açısında çeşitli toplumlar birbirinden birçok
bakımdan ayrılırlar. Önce, bireylerin ya da örgütlerin sahip oldukları
iktidar derecesi bakımından ayrılırlar; örneğin, örgütlerdeki artış
dolayısıyla Devletin bugün eskisine oranla çok daha fazla iktidara sahip
olduğu apaçıktır. Toplumlar birbirinden en etkili örgütlerinin cinsine
göre de ayrılırlar: Bir askeri despotizm, teokrasi, plütokrasi,
benzerlikleri çok az olan tiplerdir.
Toplumlar bir de, iktidarın değişik
yollardan elde edilişi bakımından ayrılırlar birbirlerinden: Babadan
oğula kalan krallıklar bir tür yüce kişi ortaya çıkarır; büyük bir din
adamında aranılan nitelikler ikinci bir türü; demokrasi, üçüncü bir tüe,
savaşta dördüncü bir türü ortaya çıkarır. iktidara geçme olanağına
sahip olan kişilerin sayısını sınırlayacak, aristokrasi ya da babadan
oğula kalma krallıklar gibi toplumsal kurumların bulunmadığı yerlerde,
genellikle, iktidara geçme şansına en çok sahip olanlar, iktidara
geçmeyi en çok isteyendir. Bundan da, iktidarın herkese açık olduğu
sistemlerde iktidar sağlayan makamlara bir kural olarak sıradan
insanlardan olağanüstü iktidar aşkıyla ayrılan kimselerin oturacağı
sonucu çıkar. İktidar aşkı, insanoğlunun en güçlü güdülerinden biri
olmasına karşın, hiç te eşit dağıtılmamıştır ve rahatlık aşkı, zevk
aşkı, hatta bazen onaylanmak aşkı ile sınırlanmıştır. İktidar aşkı fazla
çekingen yaradılışlarda öndere uyma kılığına bürünmüştür ki, bu da
atılgan insanlardaki iktidar dürtüsünün yayılma alanını büyütür. İktidar
aşkı güçsüz olan kişilerin, olayların akışını etkileyebilmeleri olanağı
da çok azdır. Toplumsal değişmelere yol açan kişiler bir kural olarak
toplumu değiştirmek isteğini kendilerinde güçlü bir biçimde duyanlardır.
Bundan ötürüde iktidar aşkı
önemliliklerini bir rastlantıdan ibaret olan kişilerin belirgin
niteliğidir. İktidar aşkını insanoğlunun biricik güdüsü olarak kabul
edersek, hiç kuşkusuz yanılmış oluruz, ama iktidar aşkı sosyolojinin
inceleyeceği değişiklikleri meydana getiren belli başlı güdü olduğuna
göre de , bu yanlış, sosyolojideki eğreti yasaları araştırmamamızda bizi
sanıldığı kadar yolumuzdan saptırmaz. Toplumsal dinamiğin yasaları
-bence- çeşitli biçimleri içince düşünülen iktidarla anlatılabilir. Bu
yasaları bulabilmek için, önce iktidarın biçimlerini sınıflandırmamız,
bireylerin ve örgütlerin insanların yaşamında kumanda etme olanağını
ellerine geçirmiş yolları bakımından önem taşıyan, değişik tarihsel
örnekleri gözden geçirmemiz gerekir.

Sorgulayan Denemeler; İktidar Güdüsü – Bertrand Russell

The Good Citizen and the Freedom to Choose

August 7th, 2011 admin 1 comment
Facebook'ta Paylaş



Watch it on Academic Earth

Part 1 – The Good Citizen: Aristotle believes the purpose of politics is to promote and cultivate the virtue of its citizens. The telos or goal of the state and political community is the “good life”. And those citizens who contribute most to the purpose of the community are the ones who should be most rewarded. But how do we know the purpose of a community or a practice? Aristotle’s theory of justice leads to a contemporary debate about golf. Sandel describes the case of Casey Martin, a disabled golfer, who sued the PGA after it declined his request to use a golf cart on the PGA Tour. The case leads to a debate about the purpose of golf and whether a player’s ability to “walk the course” is essential to the game.

Part 2 – Freedom vs. Fit: How does Aristotle address the issue of individual rights and the freedom to choose? If our place in society is determined by where we best fit, doesn’t that eliminate personal choice? What if I am best suited to do one kind of work, but I want to do another? In this lecture, Sandel addresses one of the most glaring objections to Aristotle’s views on freedom—his defense of slavery as a fitting social role for certain human beings. Students discuss other objections to Aristotle’s theories and debate whether his philosophy overly restricts the freedom of individuals.